Yuva, Anaokulu, Kreş | Okul Öncesi Eğitim Kurumları

  Yuva Adı :   İlçe:   Şehir :   
 Masal Odası
 
İstanbul Gülhane parkındaki hayvanat bahçesinde zürafalar için oldukça geniş bir yer ayrılmıştır.
Burada anne ve baba zürafa ile iki yavru zürafa kalıyordu. Onlar gün boyusalına salına geziyorlar, ziyaretçiler de onları seyrediyordu. Anne ve babazürafa yıllardır burada bulundukları için durumu kabullenmişler, bu hayataalışmışlardı. Fakat yavru zürafaların canı çok sıkılıyordu. Devamlı olarakbabalarına " Babacığım, bizler burada daha ne kadar zaman kalacağız?Bizleri masallarda anlattığın o güzel yerlere ne zaman götüreceksin? "diye sitem ediyorlardı.

Bir gün yavru zürafalardan biri baba zürafaya şöyle bir soru sordu:" Babacığım, bizler buralara nasıl geldik, kimler getirdiler? " Bununüzerine baba zürafa: " Bundan yıllar önce, buralardan çok uzaklardayaşamış dedeniz bücür zürafayı anlatacağım sizlere " dedi. " O zamananlayacaksınız buralara nasıl geldiğimizi. Zürafalar hep uzun boylu, boyunluolurlar, fakat dedeniz doğduğunda da küçükmüş. Yıllar geçmiş, yaşı büyümüş,boyu büyümemiş. Yaşının büyümesiyle birlikte onun kalbindeki özlem daha dabüyümüş. Çünkü o, bir sirk yıldızı olmak istiyormuş. Yaşadığı çevrede tıkılıpkalmak, dar bir kısır döngü içinde ömür törpülemek ona göre değilmiş. Bücürzürafa bu büyük hedefine ulaşabilmek için yaşadığı ormanda gösterilerdüzenlemeye başlamış. Orman hayvanları bücür zürafanın gösterilerini ilgiylekarşılamışlar, onun yaptığı hayvan taklitlerini zevkle seyretmişler.

Günlerden bir gün ormana avcılar gelmiş. Bu avcılar yakaladıklarıhayvanları hayvanat bahçesine götüreceklermiş. Bir tepenin üzerine çıkıpdürbünle çevreyi gözleyen avcılar karşıdaki düzlükte bücür zürafayı gösteriyaparken görmüşler. Bücür zürafanın hayranlık uyandıran hareketlerini, enfesdönüşlerini seyreden avcılar, onun tam bir hokkabaz olduğunda karar kılmışlar.Gösteri bittikten sonra bücür zürafayı yakalamak için iz sürmeye başlamışlar.Bücür zürafa hemen anlamış takip altında olduğunu. Bu durum onu hiçşaşırtmamış. Çünkü zirveye giden yolda önüne bir takım yol ayırımlarınınçıkacağını biliyormuş. Olanı biteni en ince ayrıntılarına kadar düşünüp planınıyapmış. Eğer plansız, programsız hareket ederse istenmeyen, üzücü olaylarortaya çıkabilirmiş. Avcıların niyetini kesin olarak bilmek olanaksızmış.

Sonunda avcılar bücür zürafayı bir bataklığın yakınlarındakıstırmışlar. Sazlıkta yarım daire şeklinde ilerleyen avcılar, bücür zürafayıyakalamayı umdukları yerde yeller estiğini görmüşler. Bücür zürafanın ayakizleri bataklığın kenarında yok oluyormuş. Aslında bu durum planın bir bölümünüoluşturuyormuş. Bücür zürafa avcıların takibinden kurtulmak için daha öncedenoraya sakladığı bir ağaç kütüğüne binerek uzaklaşmış. Ertesi gün avcılarınkonuşmalarını saklandığı yerden dinleyen bücür zürafa yakalandığı takdirdehayvanat bahçesine götürüleceğini öğrenmiş. Dört ayağı üstünde hoplaya hoplayaortaya çıkmış ve avcıların hayret dolu bakışları altında iki perende atmış, dahasonra kurt gibi uluyup aslan gibi kükremiş. Bildiği bütün numaraları birbiripeşi sıra sergilemiş ve alkışlar arasında gösterisini tamamlamış.

Bücür zürafa hayvanat bahçesine getirilince bu bölüme konmuş.Fakat o burada da boş durmamış, gösterilerine devam etmiş. Bu arada annemlebirbirlerine gönül vermişler. Aradan zaman geçmiş, ben doğmuşum. Küçüklüğümühatırlıyorum da şu demir parmaklıkların arkası bücür zürafayı görmeye geleninsanlarla dolardı. O da gün boyu bıkmadan, usanmadan gösterilerini sürdürürdü.Yavrularım, bu hayvanat bahçesine yılın belli tarihlerinde uluslar arası birsirk gelir. Sirk kurulurken sirkin sahibi parkta gezmeye çıkmış. Buradakikalabalığı görünce ne olduğunu merak edip sokulmuş. Bir süre bücür zürafayıseyrettikten sonra onun dünya çapında bir yetenek olduğuna karar vermiş veyüksek bir ücret karşılığında sirke transfer etmiş. O, ele geçirdiği bu fırsatıen iyi şekilde değerlendirmesini bildi. Bir iki provadan sonra sahneye çıktı.Görülmemiş bir başarı sapladı. Gittiği her yerde on gün kalan ve geceleri birgösteri sunan sirk, bücür zürafayı kadrosuna almasıyla birlikte seyircipatlamasına uğradı ve günde dört beş gösteri sunar hale geldi. Sirkin o yıl biray kaldığını unutmadan söyleyeyim. Ertesi yıl sirk geldiğinde babam bücürzürafa buraya uğradı. Beni, annemi ve arkadaşlarını görmeye gelmişti. Çoksevindik. Yanımızda iki saat kadar kaldı. Pek çok ülkede gösterilersunduklarını, gittikleri her yerde yoğun bir ilgiyle karşılaştıklarını anlattı.Sirk yıldızı olmak istemiş, bunun için yıllarını vermiş, sonsuz gayretgöstermiş ve sonunda başarmıştı. Mutluydu. Şimdi anladınız mı yavrularım,buralara nasıl geldiğimizi, kimlerin getirdiğini? "

Yavru zürafalar sanki ağız birliği etmişlerdi aynı sözü söylemekiçin: " Evet anladık babacığım, hem de çok iyi anladık " dediler vebirbirlerine bakarak kıkır kıkır güldüler. Ortada reddedilmez bir gerçek vardı.Azmin başaramayacağı hiçbir şey olamazdı. Yeter ki gerçekten istenmeliydi.Tutar koparırdın. İdeal kiminin düşüncesinde bir tutku olarak kendiliğindenortaya çıkardı. Kimi de başarılı birini örnek alarak onun izinden giderdi. İşteyavru zürafalar bücür zürafanın açtığı yoldan yürüdüler, onun izinden gittiler.Akşamları gökyüzüne dikkatle bakarsanız yıllar sonra birer yıldız olacak iki yavruzürafanın göz kırptıklarını görürsünüz.

Yazan: Serdar Yıldırım

Bir yaz günü aslan su içip serinlemek amacıyla bir su başınagelmiş. O sırada yabandomuzu da suya eğiliyormuş. Aslan:

- Çekil bakalım da suyumuzdan içelim, " demiş.
- Ne demek çekil?, demiş yabandomuzu. Biz hayvan değilmiyiz? Bizde su içmezmiyiz? Amma şey asıl sen çekil!
"Sen çekil, hayır sen çekil..." derken işi dövüşe çevirmişler. Nasılbir dövüş? Kıyasıya, kırasına, öldürüp ölmecesine! Kan ter içinde kalmışlar.Ayrılıp bir solukluk dinlenmede ne görsünler? Tepedeki ağaçlara akbabalarlakara kargalar konmuşlar:
"Aman birbirlerini hemen öldürseler de leşleri bize kalsa..." diyebekleşmiyorlar mı?
Hem aslanda hem yabandomuzunda şafak sökmüş:
"Aman, kavgayı dövüşü boş verelim! Eski dostluğumuza dönelim. Buakbabalarla kara kargalara yem olmayalım, iyisi budur..."Demişler,yollarına gitmişler.
(Dövüşüp sövüşmek iyi mi? Barış içinde yaşamak varken üstelik... Dövüşenleriçin son her zaman kötüye varır, bir kazanç getirmez.)
Aisopos(Ezop) Masalları

Keloğlan kasabaya tavuk satmaya gitmiş. Pazara gelince elindekiiki tavuğa müşteri aramaya başlamış. Adamın biri tavuklara bir altın vermiş.Keloğlan bunu kabul etmemiş. İlle de iki tavuğa iki altın isterim demiş.Keloğlan'ın tavukları bir altına vermediğini gören adam:

" Bak Keloğlan, bende bir define haritası var. Yalnızım,yaşlandım artık. Bu sebepten defineyi aramaya çıkamadım. Eskiden Zenginoğlu'nun konağında çalışırdım. Bu haritayı bana Zenginoğlu vermişti. İki tavuk benimolsun, harita senin olsun, defineyi ara bul, ömrünce mutlu ol " demiş.Keloğlan adama inanmış, değiş tokuş yapılmış. Keloğlan akşamüstü yorgun argınköyüne dönmüş. Anası:

" A benim kel oğlum, kabak oğlum. Hiç bu kağıt parçasına ikitavuk verilir mi? Sen tavukları satıp gaz, tuz alacaktın. Kandırmışlar seni.Şimdi karanlıkta otur, yemekleri tuzsuz ye de aklın başına gelsin "diyerek bağırıp çağırmış. Keloğlan oralı olmamış, aklı fikri definedeymiş.Sabahı zor etmiş, erkenden kalkmış. Anasına:

" Ana ben defineyi aramaya gidiyorum. Kışlık yiyecekhazırlamıştım. Varsın gaz olmasın, akşamları erken yatarsın. Varsın tuzolmasın, komşudan istersin. Defineyi bulursam, seni sultanlar gibi yaşatacağım"demiş. Anasının elini öpmüş. Keloğlan' ın kararlı olduğunu gören anasıçaresiz fikir değiştirmiş. " Güle güle git, Keloğlan. İnşallah defineyibulursun " diyerek Keloğlan' ı uğurlamış.

Keloğlan dağ-bayır aşmış, günlerce aramış, sonunda haritadakikuyuyu bulmuş. Define bu kuyunun içindeymiş. Kuyuya attığı taş tak diye sesçıkarmış. Keloğlan kuyuda su olmadığını anlamış. Fakat geçen yıl köydeki körkuyuya inen ve bir daha çıkamayan üç kişi aklına gelmiş. " Yanımda köydengetirdiğim ip var. Kuyunun kenarına bağlayıp insem ya ben de onlar gibikuyudaki zehirli dumandan boğulur kalırsam halim nice olur, diye düşünceyedalmış. Evvela bana mert, sözünün eri, kuyudaki tehlikeyi ortadankaldırabilecek bir yardımcı lazım. Böylesi de nerelerde bulunur, diyedüşünürken aklına Nasreddin Hoca gelmiş. Tamam demiş Hoca bu işin çaresinibulur. '

Az gitmiş uz gitmiş, sonunda Akşehir' e varmış. Sormuş, NasreddinHoca' nın evini göstermişler. Kapıyı çalmış. Nasreddin Hoca kapıyı açmış." Buyurun evladım " demiş,
" Ben Nasreddin Hoca' yım. Bir şey mi arzu etmiştiniz? "

" Hocam bizim köyde bana Keloğlan derler. Sizin önemli birmeselenin çözümüne yardımınızı rica edecektim. Beni dinlemek zahmetinekatlanırsanız çok sevinirim. "
Hoca Keloğlan' ı evine buyur etmiş. Keloğlan define haritasına nasıl sahipolduğunu, anasına veda edip köyden ayrıldığını, haritadaki kuyuyu bulduğunu,kuyuya neden inemediğini anlatmış. " Eğer defineyi bulursak yarı yarıyapaylaşırız, Hocam. Ne dersiniz? " diyerek sözü bağlamış.

Nasreddin Hoca:

" Uzun süredir kullanılmayan veya etrafındaki topraktabakasından içine zehirli hava sızan kuyularda, yeterli hava akımı olmadığıiçin, bu zehirli hava birikir. Eğer böyle kuyulara inilirse insanı zehirler,öldürür. Söylediğine göre kuyunun derinliği dokuz on metre varmış. Kuyununçevresini kazıp genişletmek çok yorucu ve zahmetli, ikimiz başaramayız.Yardımcı bulmaya kalksak kulaktan kulağa yayılır, halk kuyunun başına dolar.Başka bir yol bulmalıyız Keloğlan. Sen bizde birkaç gün misafir kal, düşünüphal çaresini bulurum. "

Nasreddin Hoca sonraki iki gün planlar yapmış, taslaklar çizmiş. Planlarıdemirciye götürmüş. Bu aletlerin olanını vermesini, olmayanı çizime uygunolarak yapmasını tembihlemiş. Haftasına aletler hazır olmuş. İki eşeğin çektiğibir araba almış. Arabaya aletleri, yiyecek, içecek gibi ihtiyaçları koymuş.Karısıyla vedalaşıp eşeğine binmiş. Nasreddin Hoca eşeğiyle önde, Keloğlanarabayla arkada, yola koyulmuşlar. Günlerce süren zahmetli yolculuktan sonradefinenin bulunduğu kuyuya varmışlar. Hoca kuyuyu incelemiş. Keloğlan ilebirlikte demirciye yaptırmış oldukları büyük körüğü kuyunun yanına indirmişler.Yaklaşık on santim genişliğindeki borunun bir ucunu kuyunun dibine sallamışlar.Diğer ucunu körüğe takmışlar. Birlikte körüğe temiz hava basmaya başlamışlar.Yıllardır burada biriken durgun ve zehirli hava, temiz ve basınçlı havanınetkisiyle parçalanmaya, yavaşça yükselmeye, kuyudan çıkmaya başlamış. Körük herhava basışında kuyudaki zehirli hava oranı azalıyormuş. Bu işlem ertesi gün dedevam etmiş. Üçüncü gün kuyunun temizlendiğine kanaat getirmişler. Yine de herşeyden emin olmak için Nasreddin Hoca arabada getirdiği bir kediyi çuvalakoymuş. Çuvalı ipe bağlayıp kuyunun dibine sarkıtmış. Yarım saat sonra kediyiçıkardığında dipdiri olduğunu görmüş.

Keloğlan ipi beline bağlayıp kuyuya inmiş. Haritada belirtilentaşı çıkarmış. Taşın altındaki toprağı kazınca, sandığı bulmuş. Yanındaki diğeripe sandığı bağlamış ve Hoca' ya kendisini çekmesi için seslenmiş. Keloğlankuyudan çıkınca, Hoca ile sandığı yukarıya çekmişler. Sandığın kilidini kırıp,kapağını açınca, bir de ne görsünler: Çil çil altınlarla dolu değil miymişsandığın içi... Çok sevinmişler. Hemen altınları paylaşmışlar. Ertesi gün,Nasreddin Hoca eşeğiyle Akşehir'e, Keloğlan arabayla köyüne doğru yolakoyulmuşlar.

Keloğlan köyünde dillere destan bir konak yaptırmış. Hizmetçiler,uşaklar tutmuş. Tarlalar, bağlar, bahçeler satın almış. Anasıyla birliktesultanlar gibi yaşamaya başlamış. Keloğlan' ın görülmemiş zenginliği padişahınkulağına gitmiş. Ava çıktığı bir gün Keloğlan' ın konağına uğramış. Keloğlanpadişaha hürmet göstermiş, en iyi şekilde ağırlamış. Gördüğü yakın ilgiden çokmemnun kalan padişah, Keloğlan' ı gelecek ay kutlanacak bayram için, sarayınadavet etmiş.

Bayram günü Keloğlan arabalar ve uşaklarla beraber saraya gitmiş.Eğlenceler sırasında padişahın dünya güzeli kızı Menekşe ile tanışmış ve aşıkolmuş. Menekşe de Keloğlan' ı görür görmez sevmiş ve yanından ayrılmakistemiyormuş. Bayram eğlenceleri bittikten sonra Keloğlan konağına dönmüş.Anasına Menekşe Sultan' ı görür görmez aşık olduğunu, onsuz yapamayacağınısöylemiş. Düşünmüşler, taşınmışlar, padişahtan Menekşe'yi istemeye kararvermişler. Daha sonra anasıyla gidip kızı istemişler. Padişah Menekşe'yiKeloğlan' a vermiş. Keloğlan konağına dönüp düğün hazırlıklarına başlamış. Birtaraftan da Nasreddin Hoca' ya haberciler gönderip, düğüne davet etmiş.

Nasreddin Hoca payına düşen altınlarla Akşehir'e döndükten sonrayoksulları, yetimleri, giydirip kuşatmış, parasının çoğunu hayır işlerindekullanmış. Bir yandan da Keloğlan'ın köyünde konak yaptırdığını, uşaklar tutup,araziler satın alıp sultanlar gibi yaşamaya başladığını dost sohbetlerinde vegelip giden yolculardan duyar, anlatılanlara sevinirmiş. Keloğlan' ın düğünhaberini ve Menekşe Sultan ile evleneceğini duyunca keyfi pek yerine gelmiş.Hemen düğüne gitmek için hazırlıklara başlamış. Halılar, kürkler, ipek kumaşlaralmış. Menekşe'ye küpe, kolye, gerdanlık gibi ziynet eşyaları almış. Ayrıcadört atın çektiği iki araba satın almış, iki tane de uşak tutmuş. En değerlielbiselerini, en gösterişli kürkünü giymiş. Karısıyla birlikte düğünden birkaçgün önce yola çıkmış. Nasreddin Hoca maiyetiyle birlikte gayetle şatafatlı birşekilde saraya varmış. Keloğlan Hoca' yı kapıda karşılamış. Elini öpmüş.Sarılmışlar, hasretle kucaklaşmışlar. Düğün gününe kadar Hoca başından geçmişnice olaylara ince espriler katarak anlatmış. Davetlilerin hoşça vakitgeçirmelerine yardımcı olmuş. Sazlı, sözlü eğlenceler arasında Keloğlan ileMenekşe Sultan evlenmişler. Mutluluklarına diyecek yokmuş. Daha uzun yıllarmutlu ve bahtiyar olarak yaşamışlar.
Yazan: Serdar Yıldırım

Bir çocuk varmış. Eşyalarını toplamaktan hiç hoşlanmazmış. Bir günyerlerde atılı duran eşyalar, aralarında konuşuyorlarmış.

-"Sen neden hala buradasın. Bu saatte okulda olman gerekmiyormu?" diye sormuş ceket ders kitabına. Ders kitabı:

-"Evet, ama dağınık çocuk okula giderken beni aradı,bulamadı. Sonunda beni almadan gitti" dedi. Çorap:

-"Ben tam üç gündür burada yatağın altında sıkışıp kaldım.Kimse beni görmüyor." Dedi. Tişört:

-"Ben tertemiz bir tişörttüm. Beni dolaptan çıkarttı sonrayere attı. Üstelik dağınık çocuk odada yürürken üstüme basıyor. Hem kirlendim,hem de buruştum."

-"Bir fikrim var" demiş pantolon. "Dağınık çocukbenim cebimde otobüs bileti unutmuş. Hep birlikte otobüse binip gidelim."

-"Evet" diye bağırmışlar. Hep birlikte yola çıkmışlar.Otobüs onları yemyeşil kırlara götürmüş.

-"Ne kadar güzel bir yer burası? İyi ki yatak altlarındadolap kenarlarında beklemek yerine buradayız."

Saklambaç oynamışlar, yerlerde yuvarlanmışlar. Tozlanıpçamurlandıklarına hiç aldırmıyorlarmış. Tekrar otobüse binip eve dönmüşler.Bütün eşyalar daha önce atılmış oldukları yerlere aynen uzanıp yorgunluktanuyuya kalmışlar.

Çocuk okuldan dönüp eşyalarının halini görünce:

-"Aman Allahım! Yerlerde bıraktım diye ne halegelmişler." Demiş.

O günden sonra eşyalarını hep yerli yerinde tutmuş.

Bir varmış, bir yokmuş; Hayvanların mutlu yaşadığı bir ülkevarmış. Bu ülkede ceylan, kaplumbağa, karga ve fare bir arada güzel güzelyaşıyormuş. Yurtları uzak, çok uzak bir yerdeymiş. Mutlulukları da buyüzdenmiş. Bir gün ceylan çayırda oynuyormuş, halinden çok mutluymuş. Ancakbirdenbire insanoğlunun en iyi dostu olarak bilinen bir köpek çıkmış ortaya.Tabi arkasından da bir insan gelmiş. Köpek ve adam ceylanın peşinden koşmayabaşlamış. Ceylan kaçmış onlar kovalamışlar. Bu sırada evde yemek zamanıymış. Sofrayıhazırlayan fare, bakmış arkadaşlarından biri eksik. Arkadaşlarına dönerek:

- Neden, demiş hep dörtken bu gün üçüz? Ceylan arkadaşımız biziunuttu mu dersiniz?

- Unutmaz, demiş kaplumbağa. Mutlaka başı dertte olmalı. Ne olurdukarga gibi kanatlarım olsaydı, uçar dolanırdım çayırları. Ya ceylanınyardımımıza ihtiyacı varsa, ne olduğunu bilmeden onu yargılamak doğru olmaz.Karga hak vermiş kaplumbağaya. Kanatlarını çırpıp havalanmış ve ceylanı aramayabaşlamış. Birde ne görsün, ceylan ormanda bir tuzağa düşmemiş mi? Ağlardankurtulmak için çırpınıp duruyor. Karga hemen dostlarına haber vermiş. Üçüdüşünüp bir sonuca varmışlar. Biri evi bekliyecek, diğer ikisi ceylanıkurtarmaya gidecekmiş. Tabiki evde kaplumbağa kalmış. Fare ile karga fırlayıpgitmiş. Kaplumbağa kalmış kalmasına ama, aklı hep dostlarındaymış. Sonunda odaçıkmış yola. Bir süre sonra fare ile karga ceylanın yanına gelmiş. Fare ağlarıkemirmiş. Sonra hepsi oradan ayrılmış. Avcı oraya gelip ağları parçalamış,tuzağıda bomboş görünce küplere binmiş. Öfke ile etrafa bakınmış o sırakaplumbağayı görmüş. Onu çantasına koymuş.

- Ceylan bir başka güne kalsın. Biz bu akşam kaplumbağa ileyetinelim. Karga olup bitenleri yukarıdan görmüş. Hemen uçarak olanları ceylanave fareye anlatmış. Üçü hemen bir araya gelip dostlarını nasıl kurtaracaklarınıdüşünmeye başlamışlar. Sonunda bir yol bulmuşlar. Ceylan, avcının önüne çıkıpkendini göstermiş. Ceylanı karşısında gören avcı hemen onun peşine düşmüş. Avcıkovalıyor, ceylan koşuyormuş. Sonunda avcı yorulup sırtındaki çantayı yereatmış. Farede bunu bekliyormuş. Hemen koşup, çantayı kemirmiş ve dostunukurtarmış. Onlar ermiş muradına, avcı boş dönmüş evine.

Masal Dünya'sında, sevimli bir ülke varmış. Burada yaşıyaninsanların çoğu
mutlu ve güler yüzlüymüş. Çoğu zaman birbirleri ile şakalaşır, nükteler üretir,bunlara kahkahalarla gülermişler. Bu neşeli insanların sokaklarda, caddelerdeyürümeleri bambaşka bir güzellik sergiliyormuş. Sokaklarda kadınlı, erkeklikümeler halinde uyum içinde yürürmüşler. Erkeklerin etrafa kah caka satarak,kah kaslarını gererek, kah yeni terlemiş kaytan bıyıklarını sıvazlayaraksalına, salına yürümeleri görülmeye değermiş. Ya genç kızlar. Onların çıtı pıtıtavırları, sekerek yürümeleri, oyalı mendilleri ve gerdan bükmeleri dilleredestanmış. Lokum gibi güzel ve tatlı kızların ünü tüm masal Dünya'sınayayılmış. Sanatçılar onların sevgi dolu bakışlarını çizmişler. Müsizyenleronlar için içli türküler bestelemişler. Su boylarında, sandal gezilerindeonların anısına şiirler söylemişler. Türküler, şarkılar, şiirler yankılanırmışsarp dağların arasında. Hep gezen, yürüyen insanlar için...
Yalnız bu insanların çok önemli bir sorunu varmış. Söylenceye göre geçmişzamanlarda bir büyücü bu insanlara iki kişilik vermiş. Büyücü tüm tılsımını üçbüyülü söz üzerine kurmuş. Her kim "at, avrat ya da silah"sözcüklerinden birini kullanırsa tavrı değişiyormuş birden.
Bu insanlar duygusal olmalarına karşın, ata bindiklerinde bir başka kişiliğebürünüyormuşlar. Bu sevecen, neşeli ve güzel insanlar gidiyor, yerine gözleriyuvalarından fırlamış, asık suratlı, dişlerini göstererek çığlıklar ve savaşnaraları atan insana benzer saldırgan yaratıklar geliyormuş.
Bu sevgi dolu insanlar "avrat" sözcüğünü duyluklarında gözleridönüyor, ağızları kudurmuş hayvanlar gibi köpükleniyor ve önlerine çıkankadınlara kim olduklarına bakmaksızın saldırıyormuşlar.
Karınca bile incitmeyen, hayvanları sevgi ile besleyen bu insanlar ellerine bir"silah" geçti mi, ulu orta kurşun savuruyor, canlı cansız her şeyiyok ediyormuşlar. Hele "silah", "at" üzerinde ellerinegeçerse vay karşısındakilerin hallerine...
Bu yaratıkların atlarını mahmuzlayarak, ağızlarından köpükler saçarak, hırçıncadolanmaları ürkütücüymüş. At sırtında çılgınlar gibi, önlerine çıkan hercanlıya saldırmak, onlara zarar vermek ya da öldürmekmiş emelleri. Bu işten pekçok keyif alıyormuşlar. Bir de karşılarına çıkan canlıya zarar verebilirseler,sevinç çığlıkları komşu ülkelerden bile duyulurmuş.
Kral, halkı bu büyüden kurtarmak için tüm bilginleri bir araya toplamış vedüşüncelerini sormuş. Bilginler :
- Bu insanların yürürken bir sorunları yok. Sorun at sırtına bindiklerindebaşlıyor. Bir yolunu bulup ata binmelerini önlersek, belki büyü etkili olamaz.
diye yorum getirmişler. Kral, bilginlerin düşüncesini uygun bulmuş, halkın atabinmemesi için ne yapabileceklerini araştırmalarını istemiş.

 

 

Bilginler bir süre araştırdıktan sonra, yine Kral'ın karşısınagelmişler :
- Birisi bize, komşu ülkelerde bir araç olduğunu söyledi. Bu araç atsızgidiyormuş ve
söylentiye göre attan da hızlıymış.
demişler. Kral, büyük bir umutla bilginlerini görevlendirmiş. Bilginlerseçtikleri elçilere komşu ülkedeki atsız aracı inceleme görevi vermişler. Eğer,elçiler atsız aracın sorunu çözeceğine inanırsalar, atların yerine bu araçlarınkullanılması için Kral emir bile verecekmiş.
Haberciler köy köy dolaşıp bilginlerin görevini halka duyurmuşlar :
Ey güzel ülkenin tatlı insanları, bilginlerimiz hepinizin bildiği büyüyü bozmakiçin Kral tarafından görevlendirildiler. Komşu ülkelerde atsız araçlar varmış.Bu araçları inceleyecekler. Eğer büyüyü bozacağına inanırsalar, bu araçlarülkemize getirilecek. Halkımız bundan böyle ata binmeyecek. Bu araçlarıkullanacak. Kral'ımız der ki :
"Halkımız mutlu olsun. Artık üzüntülü günler geride kalacak..."
Bu haberi duyan herkes pek sevinmiş. Büyü etkin olduğunda canlılara zararverirken keyifleniyormuşlar, ama sonra çok üzülüyormuşlar. Kolay değil, bir hiçuğruna tanıdık, tanımadık demeden herkesin canına zarar vermek hoşlarınagitmiyormuş.
Tarihi görev, günü geldiğinde başlamış. Elçiler, halkın çoşku ve sevgi dolugösterisi eşliğinde, bir deve kevranı ile komşu ülkeye doğru yolculuğaçıkmışlar. Büyüden uzak kalmak için kervana hiç at almamışlar. Elçiler,derelerden, tepelerden dolana, dolana, deve kervanının hızlıyla aylar sonra komşuülkeye ulaşmışlar.
Bilginler bu ülkeyi gezerken, atsız aracı görmüşler. Biraz inceledikten sonra :
- Bu araç tam bizim Kral'ın istediği gibi. At olmadan yürüyebiliyor. Atabinmeyince, insanlar hırçınlık yapamazlar. Hem ata binenler, bu araçtakinezarar veremez. Baksanıza, bu araç attan çok hızlı...
diye yorumlarını yapmışlar.
Elçiler komşu ülkeden bir örnek aracı alıp ülkelerine götürmek istemişler.Amaçları aracı Kral'a göstermek ve kendi kanılarını Kral'a doğrulatmakmış.Komşu ülke, yeni araçlarını satacak bir pazar bulduğu için elçilerin isteğiniuygun bulmuş ve yetkili görevli hemen bir örnek araç hazırlatmış.
Örnek aracın nasıl kullanılacağını öğretecek bir sürücüyle araca binen elçiler,kendi ülkelerine dönmüşler. Elçilerin bu hızlı araçla ülkelerine dönmeleriyalnızca birkaç gün sürmüş.

 

 

Elçiler yeni araçla Kral'ın önüne geldiklerinde, alanda toplananhalk
merakla gösteriyi bekliyormuş. Sürücü aracı çalıştırmış. Kral araca binmiş vearaç
hareket etmiş. Atsız aracın yürüdüğünü gören topluluktan bir uğultu kopmuş.Hepsi hayretlerini saklayamamışlar. Gösteriyi izleyenler de inanmış bu aracınatların yerini alacağına. "Artık büyü etkili olamayacak" diye peksevinmişler.
Sürücü, Kral'ın görevlilerine aracı nasıl kullanacağını öğretmeye başlamış.Kral komşu ülkeye haber iletmiş. Yeni araçtan satın alacaklarını bildirmiş.Zaman içinde birer ikişer yeni araçlar gelmeye başlamış. Önce Kral, daha sonrayanındaki görevliler bu araçtan edinmişler.
Atlı canavarlar, bu araçları gördüklerinde onlara sadırmaya çalışmışlar ama,araç çok hızlı olduğu için araca yetişememişler. Aracın üzerindekilerin atlıcanavardan zarar görmediği tüm ülkede yankı yaparak duyulmuş. Atlıcanavarlardan kurtulmak isteyen herkes, bir an önce bu araçtan edinmek içinsıraya girmiş. Halkın tüm emeli kendi kendine yürüyen araçtan satın almakmış.Herkes yememiş, içmemiş tüm gelirini biriktirmiş ve bu pahalı aracı almış.Aracı almaya gücü yetmeyenler hala ata biniyor ve atlı canavar olmaya devamediyormuş. Kral, atlardan tümüyle kurtulmak için ülkenin büyük girişimcilerinedestek olmuş. Fabrikalar kurdurmuş. Artık bu güzel ülkede de kendi başınayürüyen araçlar üretilmeye başlanmış. Halk ülkelerinde yapılan araçları dahakolay ve ucuza alma olanağına kavuşmuş.
Yıllar hızla akıp gitmiş. Ülkede ata binenler pek kalmamış. Kalanlar da eskietkinliklerini gösterememişler. At olmayınca, büyülü sözcüklerin etkisiazalmış. Artık "avrat" sözcüğünden etkilenenler eskisi kadar çokdeğilmiş. "Silah" sözcüğü hala ürkütücü oluyormuş ama, büyüdenkurtulmak için halkın çoğunluğu silah taşımaz olmuş. Aslında Kral, silahtaşıyanı cezalandırmaya başlamış olduğundan, yalnız silahı çok sevenler, eskicanavarlıklarını sürdürmek isteyenler, gizliden silah taşımaya devam etmişler.
Araçlar çoğalınca önceleri tek tük, sonraları sayıca daha çok tuhaf olaylarolmaya başlamış. Büyüye benzemesin diye bu olaylara "kaza" adınıvermişler. Araçlar ya birbirleri ile çarpışıyor, ya da bir ağaca, bir direğeçarpıp parçalanıyormuş. Aracın bir başkası ile çarpışması, eskiden atla yapılansaldırıdan daha kötü sonuç veriyormuş. Artık canlılar eskisi gibi birer, birerzarar görmüyor, topluca canlarından oluyormuşlar. Ülke, bazı günler kan gölünedönüyormuş.
Bazı günler tüm araçlar yollarda kalıyor saatlerce ilerleyemiyormuşlar. Biraraç yolun ortasında durup yük ya da yolcu indirip bindirirken, arkasındakileronu beklemek zorunda kalıyormuş. Bazen hızla giden bir araç öndekini nasılgeçmesi gerektiğini bilmediği için, arkadan ona çarpıp, hem öndekine hem dekendisine zarar veriyormuş. Sürücüler bazen araçları öyle zorluyorlarmış ki,hıznı alamayan araç, karşı yönden gelen araçla kafa kafaya girip içindeki tümcanlıların ölmesine neden oluyormuş. Halkın görünüşte bu konuda pek suçuyokmuş. Çünkü daha önce yalnızca ata binmiş olan halk, bu araçları ata binergibi kullanmaya başlamış.

 

 

Zamanla, araçların üzerindeki gözleri dönmüş sürücüler, yollardahızla ilerlerken
önlerine çıkan her şeyi ezmeye, kırmaya başlamışlar. Sanki ata binerken diğercanlılara saldırdıklarında yaptıkları gibi davranmışlar.
Bilginler hemen bir araya gelmişler. Bu "kazaların" nedeniniaraştırmışlar. Yoksa "büyü" biçim mi değiştirdi derlerken, komşuülkeden getirdikleri araçla ilgili, pek önemli bir konuda eksiklik yaptıklarınıgörmüşler.
Komşu ülkeden sürücü getirmişler, onun aracı kullanmayı öğretmesinisağlamışlar. Meğer, araçlar kullanılırken uyulması gereken kuralları komşuülkeden almayı unutmuşlar. Bilginler komşu ülkeden "trafik" adıverilen kuraları almamışlar. Tüm kazalar kuralsızlıktan ya da kural bilmemektenkaynaklanıyormuş.
Bilginler hemen "trafik" kurallarını kendi dillerine çevirmişler vehalka öğretmeye başlamışlar. Ama çok geç kaldıklarını "kazalar"önlenemez boyuta gelince anlamışlar.
Getirilen kurallar, eskiden at üzerinde saldırılar düzenleyen bu insanlara pekyaramamış. Halk ata binerken nasıl nara atıp saldırılar düzenliyorsa, araçlarıda öyle kullandıklarından kurallar etkisiz kalmışlar. Yalnızca bu insanlarınünleri değişmiş. Eskiden tüm komşu ülkeler bu güzel ülkenin insanlarına"Barbar" derken, şimdi "Trafik Canavarı" demeyebaşlamışlar...
Öyle ya, masal diyarı da olsa, zevk için canlılara zarar verenlere başka ne adverilir ki.

Yoksul bir oduncu, ıssız bir ormanın kıyısındaki küçük birkulübede karısı ve üç kızıyla birlikte oturuyormuş.

 

Bir sabah yine işine giderken karısına demiş ki "Bugün öğleyemeğimi büyük kızla ormana gönder.
Çünkü öğleye kadar işimi bitiremeyeceğim. Kız yolunu şaşırmasın diye yanıma birtorba darı alıp yollara serpeceğim."
Güneş ormanın tepesine kadar yükselince, kız bir tas çorbayla yola çıkmış.Fakat ormanlarda, kırlarda uçuşan serçeler,
çayır kuşları, ispinozlar, kara tavuklar, kanaryalar darı tanelerini çoktantoplayıp yemişlermiş.
Bu yüzden kız yolu bulamamış. Gün batıncaya, gece oluncaya kadar sağ ve esendolaşıp durmuş.
Gecenin karanlıkları içinde ağaçlar uğulduyor, baykuşlar ötüyormuş.
Kızın içine bir korku girmeye başlamış. O sırada uzakta, ağaçların arasındaparıldayan bir ışık görmüş.
"Orada insanlar olsa gerek. Bunlar beni gece yanlarında misafirederler" diye düşünmüş; ışığa doğru ilerlemiş.
Çok geçmeden bir evin önüne varmış. Pencerelerinde ışık görünüyormuş. Kızkapıyı çalmış.
İçeriden boğuk bir ses "gel" diye bağırmış. Kız evin karanlıktaşlığına girmiş. Odanın kapısını vurmuş.

 

 

Aynı ses "girsene içeri" demiş. Kız kapıyı açtığı zamansaçı sakalı bembeyaz bir adamın masanın başında oturduğunu görmüş.
Adam yüzünü iki eliyle kapamışmış. Ak sakalı masanın üzerinden yere kadaruzanıyormuş. Sobanın yanında üç hayvan uzanmış, yatıyormuş: küçük bir horoz,mini bir tavuk, alaca tüylü bir inek..
Kız başından geçenleri yaşlı adama anlatmış. Geceyi geçirmek için ondan bir yeristemiş.
Adam hayvanlara seslenmiş "güzel tavuk, güzel horoz, alacalı güzel inek!Ne dersiniz buna siz? "
Hayvanlar hep bir ağızdan "bizce uygun" demişler. Yaşlı adam kızadönerek "burada her şeyden bol bol var! Haydi ocağa git, bize akşam yemeğipişir" demiş.
Kız mutfakta ne aradıysa bulmuş. Güzel bir yemek pişirmiş, ama hayvanları hiçdüşünmemiş. Doldurduğu tabakları sofraya getirip koymuş.

 

 

Ak saçlı adamın yanına oturmuş, karnını tıka basa doyurduktan sonra"o kadar yorgunum ki demiş, uzanıp uyuyacağım yatak nerde?
" Hayvanlar seslenmişler "onunla yedin içtin bizleri düşünmedin.Geceyi nerede geçirirsen geçir! Bunun üzerine yaşlı adam "haydimerdivenden yukarı çık.
Orada iki yataklı bir oda göreceksin. O yatakları düzelt, beyaz ketençarşaflarını yay. Biraz sonra ben de gelip yatarım" demiş. Kız yukarıçıkmış.
Yatakları düzeltip çarşaflarını yaydıktan sonra, yaşlı adamı beklemeden,bunlardan birinin içine girip uzanmış. Bir süre sonra ak saçlı adam gelmiş.
Elindeki ışığı kızın yüzüne tutmuş. Başını sallamış. Kızın derin uykudaolduğunu görünce döşemedeki kapağı açmış. Kızı, odanın altındaki mahzeneindirmiş.
Akşam üstü ortalık kararırken oduncu evine dönmüş. Kendisini bütün gün açbıraktığı için karısına çıkışmaya başlamış. Kadın "benim suçum yok. Kızyemeği alarak çıkıp gitmişti... Herhalde yolunu şaşırmış olacak..Sabahleyindönüp gelir." Oduncu güneş doğmadan kalkmış.
Yine ormana gidecekmiş. Bugün de öğle yemeğini ortanca kızın getirmesini tembihetmiş: "Yanıma bir torba mercimek alıyorum. Taneleri darınınkinden iridir.Kız bunları daha iyi görür, yolunu şaşırmaz!" Öğle üzeri kız yemeği alıpyola çıkmış. Fakat mercimekler ortada yokmuş.
Ormandaki kuşlar bunları da, dünkü gibi, yiyip bitirmişlermiş. Kızcağız bütüngün ormanda dolaşıp durmuş. Akşam olunca o da yaşlı adamın evine varmış. İçerialınmış.
Yiyecek bir şeyle, yatacak bir yer istemiş. Ak saçlı adam yine hayvanlarasormuş. "Güzel tavuk, güzel horoz, alacalı güzel inek! Ne dersiniz bunasiz?" Hayvanlar aynı yanıtı vermişler "bizce uygun" demişler.
Bundan sonra her şey bir gün önceki gibi olmuş: Kız güzel yemekler pişirmiş.Yaşlı adamla birlikte yemiş, içmiş; fakat hayvanları düşünmemiş. Yatacağı yerisorunca hayvanlar "onunla yedin içtin..Bizleri düşünmedin.. Geceyi nerdegeçirirsen geçir!" Kız uykuya dalınca yaşlı adam gelmiş.
Kafasını sallayarak kızı seyretmiş. Onu da mahzene indirmiş.

 

 

Üçüncü gün sabah oduncu karısına demiş ki bugün bana yemeği küçükkızla gönder! Bu çocuk her zaman usludur, söz dinler.
Herhalde dosdoğru yoluna gidecek, öbür haylaz kardeşleri gibi ormanda dolaşıpdurmayacak!" Fakat annesi bu kızını da göndermek istemiyormuş. "Ensevgili yavrumu da mı yitireyim?" demiş.
Adam da "merak etme, kız yolunu şaşırmaz! Bu kez bezelye götüreceğim.Yollara serpeceğim. Bunlar mercimekten daha iridirler. Ona yolugösterirler."
Fakat kız kolunda bir sepetle yola çıktığı zaman kuşlar bezelyeleri yiyipbitirmişlermiş. Kızcağız nereye gideceğini şaşırmış. Üzüntü içindeymiş.
Babasının acıkacağını, yiyecek bir şey bulamayacağını, gecikirse anneciğininmerak edeceğini düşünüyormuş.
Sonunda ortalık kararınca uzaktaki ışığı görmüş. Ormandaki evin yanına varmış.Geceyi orada geçirmesini güler yüzle rica etmiş. Ak sakallı adam yinehayvanlara sormuş "güzel tavuk; güzel horoz, alacalı güzel inek!
Ne dersiniz buna siz.?" Onlar da bir ağızdan "bizce uygun"demişler! Bunun üzerine kız, önünde hayvanların yattığı sobaya doğru gitmiş.
Tavukla horozun parlak tüylerini okşamış. Alaca ineğin alnını hafif hafifkaşımış. Yaşlı adamın isteği üzerine güzel bir çorba pişirmiş. Tasa koymuş.Sofraya getirmiş. Sonra "ben karnımı doyururken bu hayvancıklara hiçbirşey yok mu? Dışarıda her şeyden bol bol var. Önce onlara yiyecekgetireyim" demiş. Dışarı çıkmış; arpa getirerek tavukla horozun önüneserpmiş. İneğe de bir kucak dolusu güzel kokulu saman vermiş: "Afiyetleyiyin sevgili hayvanlar! Susadığınız zaman içersiniz diye size serin su dagetireyim" demiş. Bir kova su getirmiş. Tavukla horoz hemen kovanınkıyısına sıçramışlar, gagalarını suya daldırmışlar; sonra kafalarını havayakaldırmışlar. Böylece su içmeye başlamışlar. Alaca inek de bu sudan kana kanaiçmiş. Hayvanlar yemlerini yiyince kız, yaşlı adamın yanına giderek sofrayaoturmuş. Ondan artan yemekleri yemiş. Çok geçmeden tavukla horoz başlarınıkanatları arasına sokmaya başlamışlar. Alaca inek de gözlerini kapamış. Bununüzerine kız "artık ben de dinlenmeliyim" demiş. Kız merdivenlerdençıkmış, yatağı düzeltmiş, tertemiz örtüler örtmüş. İşi bitince yaşlı adamgelmiş, yataklardan birine yatmış. Ak sakalı ayaklarına kadar uzanıyormuş. Kızikinci yatağa girmiş, duasını etmiş, uykuya dalmış. Küçük kız gece yarısınakadar rahat bir uyku uyumuş. Fakat ondan sonra evin içinde bir karışıklıkolmuş. Evin köşe bucağından gıcırtılar, çıtırtılar duyuluyormuş. Kapılarkendiliğinden açılıyor, duvarlar yumruklanıyormuş. Tavanın kirişleriyerlerinden fırlayacaklarmış gibi büyük bir gürültü olmuş. Az sonra daha güçlübir çatırtı duyulmuş. Bu kez de evin damı çöker gibi olmuş. Sonunda her yanıyine sessizlik kaplamış. Keza hiçbir şey olmamış. Yattığı yerden kımıldanmamış,yine uykuya dalmış.

 

 

Sabahleyin ortalık aydınlandıktan sonra uyandığı zaman bir de negörsün?
Kendisi büyük bir salonun ortasında yatıyormuş. Kız sanki bir saraydaymış. Duvarlardayeşil ipekten fon üzerinde altından çiçekler fışkırıyormuş. Yatak fildişindenmiş.
Üstündeki yorgan kırmızı kadifedenmiş. Yanındaki bir sandalyenin üzerindeincilerle işlenmiş bir çift terlik duruyormuş. Kız bunları düşte gördüğünüsanmış. Fakat içeriye çok şık giyinmiş üç uşak girmiş. Ne gibi buyruklarıolduğunu sormuşlar. Kız "gidin, şimdi yataktan kalkacağım, yaşlı adamaçorba pişireceğim. Güzel tavukla güzel horoza, alacalı güzel ineğe de yemvereceğim." Kız yaşlı adamın kalktığını sanıyormuş. Onun yatağına bakmış.Fakat yatakta yaşlı adamın yerine yabancı bir erkek yatıyormuş. Dikkatlebakınca bu adamın hem genç, hem de güzel olduğunu görmüş. Adam uyanmış. Yataktadoğrulmuş "ben bir prensim demiş, kötü bir cadı beni ak saçlı, ak sakallıbir yaşlı kılığına sokarak ormanda yaşamaya zorlamıştı.Bir tavuk, bir horoz vealacalı bir inek kılığında üç uşaktan başka hiç kimse benim yanıma gelemiyordu.Eski durumuma dönmem için yalnızca insanlara değil; hayvanlara da iyilik etmeyiseven, temiz yürekli bir kızın yanıma gelmesi gerekti. İşte bu kız sen oldun.Cadının yaptığı tılsım, bu gece
yarısı senin yardımınla bozuldu. Eski orman kulübesi yeniden sarayımadönüştü."
Yataktan kalkınca prens üç uşağını kızın ana-babasına yollamış.
Onları düğüne çağırmış. Bu sırada kız "ama benim öbür kız kardeşlerimnerede?" diye sormuş. Oğlan yanıt vermiş: "Onları mahzene kilitledim.Sabahleyin ormana götürülecekler. Kötü huylarını düzeltinceye, zavallıhayvanları aç bırakmayıncaya kadar bir kömürcüye hizmetçilik edecekler! "

Güzel bir yaz günüydü. Batur elinde sapan evlerinin yakınındakiağaçlıkta kuş avına çıkmıştı. Gözleri radar gibi dikkatle çevreyi tarıyordu.Birden arkasında bir ses duydu: 'Vurma kuşları.' Döndü, baktı. Seslenen yabancıdeğildi. Mahalle arkadaşı Sarper'di: " Ne istersin şu küçük yaratıklardanbilmem ki? Ne zararı var onların sana? Bırak ötsünler, uçsunlar, kanatçırpsınlar. " Batur: " Sarper yine mi sen? Bu kaçıncı? İşime karışmademedim mi ben sana? Bak kuşları ürküttün, kaçıp gittiler. Kuş vurmak yasak mıyani? " Sarper: " Yasak tabii. Şu sıralar kuş yavrularının büyümezamanı. Batur: " Amma yaptın ha.. Yasakmış.. Yasaksa yasak. Kim bilecekbenim kuş vurduğumu? Çevrede bir yığın kuş var. Bir kuş vursam kuş kıtlığınakıran girmez ya, kuş nesli tükenmez ya. Bana bak Sarper, sen iyi birarkadaşsın, fakat şu kuş işine karışma " dedi ve ses çıkarmamaya dikkatederek usul usul ilerlemeye başladı. Yirmi metre kadar gittikten sonra birağacın altında durdu. Sapanını yukarıya doğru kaldırdı. İyice nişan aldıktan sonrasapanındaki taşı fırlattı. Taş hedefini bulmuştu. Kuş yere düşerken aynı andahavalanan bir başka kuşun kanat sesleri duyuldu. Batur az ötesinde yere düşenkuşu aldı. Kuş can çekişmekteydi. Hemen kuşun kafasını kopardı. Kendisine doğruyürümekte olan Sarper'e dönerek: " Nasıldım ama? Tek atışta hedef onikiden. Tık kafa gitti. Tüylerini yoldum mu, küçük bir ateş yakarım. Cız bız.Sonra deyme keyfime " dedi.Arkadaşının sözlerine aldırış etmemesine içerleyen Sarper: "Ne desem, ne söylesem boşuna. Başkalarının senden daha iyi düşünebileceğinihiçbir zaman kabul etmezsin zaten. Vurduğun bir yabani güvercin yavrusu. Yirmigram et ya çıkar, ya çıkmaz. Hem düşünmediğin bir şey var. Bu yere düşerkenkanat sesleri duymuştuk. Herhalde anne güvercindi uçan. Yabani güvercinlerbildiğim kadarıyla kin tutarlar. Yavrusunu vurmakla hiç iyi yapmadın "dedikten sonra geriye dönerek hızlı adımlarla oradan uzaklaştı. Batur dahasonra ağaçlığın kenarında küçük bir ateş yaktı. Buraya gelirken yavrugüvercinin tüylerini yolmuş ve iç organlarını temizlemişti. Kuşu pişirmeyebaşladı. Fakat arka tarafındaki ağaçlardan birinde üzgün ve yaşlı bir çiftgözün kendisini izlediğinin farkında bile değildi.Anne güvercin bir taraftan yavrusunu vuran çocuğu seyrederken, birtaraftan da düşünüyordu: " Aslında elinde bir çocuğun bize doğruyaklaştığını görmesek, duymasak bile hissederiz. Fakat biz kuşlar, ağaç dallarıüzerinde otururken dalar gideriz. Geçmişi düşünürüz. Hatıralar gözlerimizönünde canlanır. Doğrularımız, yanlışlarımız aklımıza gelir. Çoğu zaman dahayaller kurarız. Bunlar genellikle tadını damağımızda hissedeceğimizhayallerdir. Yani gerçek olmasını istediğimiz. İşte bu gibi durumlarda birsapanın veya bir tüfeğin bize doğru nişanlandığını görmemiz yahut yaklaşanbirinin hışırtısını, ayak seslerini duymamız mümkün değildir. Biricik yavrumauçmayı öğretiyordum. Yavrum çok yorulmuştu. Bir ağacın dalına konduk,dinleniyorduk. Etraftaki ağaçlar kuş doluydu ve sanırım çoğu da benim gibihayallere dalmıştı. Küt diye bir ses duydum ve yavrumun feryadı ile kendimegeldim. Baktım yavrum vurulmuş düşüyordu. Kanatlarımı çırptım ve uçtum. Havadageniş bir daire çizdikten sonra olayın olduğu yere döndüm. Çevrede kuş yoktu,hepsi kaçıp gitmişlerdi. Olayın nasıl olduğunu kuşlardan sorar, öğrenirim.Neyse bırakayım şimdi bunları düşünmeyi. Yavrumu vuran çocuk kalktı, gidiyor.Gözden kaybetmeden takip edeyim şunu. Evinin nerede olduğunu öğrenirim hiçolmazsa. "Batur yolda gördüğü bir arkadaşıyla konuştuktan sonra oturduklarıapartmanın kapısından içeriye girdi. Oturdukları daire 4. kattaydı. Annegüvercin karşı sokaktaki bir apartmanın çatısında saatlerce bekledi. Akşamolunca odaların, salonların ışıkları yanmaya başladı. Yavrusunu vuran çocuğungirdiği binanın oda ve salonlarını kontrol etmeye başladı. Örtülmeyen veyaaralık bırakılan perdelerin arkasından içeri bakıyordu. 4. kattaki balkonunkorkuluk demirlerinin üzerine kondu. Şöyle bir etrafına bakındı, bir tehlikevar mı diye. Sonra ağır ağır başını pencere tarafına doğru çevirdi. Perdesi kapatılmamışpencereden içerisi rahatlıkla görünüyordu. Ve onu gördü...tam karşıda oturmuş,yanındaki birkaç kişiye bir şeyler anlatıyordu. El-kol hareketleri yapıyor,kahkahalarla gülüyor, etrafındakileri güldürüyordu. Onun son derece neşeli haliiçini sızlattı. Bu sahneyi daha fazla görmeye dayanamadı, kanatlarını çırptı vesimsiyah gökyüzüne doğru uçup gitti. Daha sonraki günlerde Batur evlerininyakınındaki ağaçlıkta sık sık kuş avına çıktı. Fakat hayret!..Her zaman pek çokkuşun bulunduğu bu ağaçlıkta bir tek kuşa rastlayamıyordu.Batur, yine bir gün elinde sapanıyla buraya geldi. Çevreden çıtçıkmıyordu, etrafta hiç kuş yoktu. Tam yavru güvercini vurduğu ağacın altınagelmişti ki, aniden kanat sesleri duydu. Şaşırmıştı. Üzerine doğru dalışa geçenkuşu son anda fark etti. Elleriyle yüzünü kapatması onu yaralanmaktan kurtardı.Kuş çığlıklar atarak hemen ikinci defa saldırıya geçti. Bu saldırıbirincisinden çok daha şiddetli oldu. Kuşun kanat vuruşları birer tokat gibiyüzüne gelen Batur, sırtüstü yere yuvarlanırken eliyle kuşa sert bir darbeindirdi. Kuşun ilerdeki çalılıkların arasına düştüğünü gören Batur, arkasınabile bakmadan kaçıp gitti. Batur o gece hiç uyuyamadı. Yatağında devamlı olarakbir o yana, bir bu yana döndü, durdu. Sabaha karşı şafak sökerken o kuşun kimolduğunu ve kendisine neden saldırdığını anlamıştı. O kuş, birkaç gün öncevurduğu yavru güvercini annesiydi. Demek ki anne güvercin yavrusunu vuranıunutmamış, devamlı olarak takip etmişti. Kuş vurmak için ağaçlığa gelirkenorada bulunan kuşların kaçıp gitmesini sağlamıştı. Bu birkaç gündür ağaçlıktahiç kuş görememesinin nedenini ortaya çıkarıyordu. Korkunç bir takipaltındaydı. Eğer kuş vurmaya devam ederse anne güvercinin felaketine nedenolacağını anladı. Zararın neresinden dönülürse kardı. Bir daha kuş avınaçıkmazsam anne güvercin belki peşimi bırakır diye düşündü. Zaten sapanını annegüvercin ile boğuşurken düşürmüştü. Bundan sonra kuş vurmayacağına söz verdi.Anne güvercin ise, Batur ile yaptığı mücadeleden sonra yerdebulduğu sapanı gagasının arasına kıstırıp uçup gitmiş, uzaklara, çok uzaklara,kimsenin onu bulup bir daha kuş vurmasına imkan bulamayacağı kadar uzaklaragiderek oralarda bulduğu bir çukura sapanı atmış ve üzerine toprak, yaprak nebulduysa doldurarak gömmüştü. Anne güvercin daha sonraki günlerde ağaçlığınkenarında nöbet tutmaya devam etti. Birisi buraya gelmeye kalksa hemen ağaçlarüzerinde dinlenen, uyuklayan veya hayal kurmakta olan kuşları uyaracak ve buağaçlıkta kimsenin kuş vurmasına izin vermeyecekti. Böylece aradan haftalargeçti. Sonbaharın gelmesiyle havalar soğumaya başladı. Bütün göçmen kuşlar gibianne güvercin de grubuyla birlikte kışı geçirmek için sıcak ülkelere göç etti.Ertesi yıl nisan ayında anne güvercin grubuyla birlikte tekrar bu ağaçlığageldi. Günler çok sakin ve olaysız geçiyordu. Anne güvercin fırsattan istifadeederek üç tane yumurta yumurtladı. Bu yumurtaların üzerinde günlerce kuluçkayayattı. Sonunda yumurtalar çatladı ve üç tane minimini yavru sahibi oldu. Yazmevsimi boyunca yavrularını büyüttü, onlara uçmayı öğretti. Hayatta kendilerineyönelebilecek tehlikelere karşı daima uyanık durumda bulunmayı öğütledi. Baturverdiği sözü tuttu. Bir daha onu kuş vururken gören olmadı.

Yazan: Serdar Yıldırım

Bir varmış, bir yokmuş... Bir vakitler, herkeslerin türlüsavaşlardan sonra terkettiği bir viran şehrin yanında, bir dağ varmış... Bahargeldiğinde, eteklerine dağılmış binlerce kocayemiş, ıhlamur, amber ve mersinağaçlarından yayılan baş döndürücü koku, tüm şehri tütsülermiş...Bu yüzdenhalk, Buhur Dağı ismini vermiş ona eskiden...

Dağ onca ağacına, çiçeğine, suyuna, taşına rağmen çok yalnızmış...Gün geceye durduğunda, gökyüzüne bakar, gördüğü her yıldıza bir türküsöylermiş... Efkarından pınarları ağlar, toprağı sızım sızım sızlarmış...İstermiş ki rüyaları gerçek olsun, gönlüne göre bir yareni olsun, koynundauyuyup koynunda uyansın, dağ daha bir dağ olsun, sevda daha bir sevda olsun.

Yine öyle gecelerden bir gece, kaldırmış başını göğe,haykırıyormuş türküsünü ki; birden, bir hışırtı duymuş... Bakmış ki güzellergüzeli kınalı bir ceylan durur karşısında... Durur da öylece süzer nazlıgözlerini ona doğru...Buhur Dağı'nın kalbine kor ateşler düşmüş, heyecanlasarsılmış gövdesi...Dile gelmiş de seslenmiş bir bakışta vurulduğu KınalıCeylan'a...

"İşte nicedir beklediğim, nicedir düşlediğim yarim geldi,umudum, ışığım, sevincim geldi, hoş geldi... Yaklaş maralım, daha da yaklaş kiyakından göreyim güzelliğini."

Ceylan ürkek, ceylan telaşlı, ardına bile bakmadan, seke sekegözden kaybolmuş sessizce... Sinmiş uzaktaki bir ağacın gölgesine, derdinidillendirmiş kendince:

"Sesini duydum uzak diyarlardan, yaktığın türkülerdeanlattığın bendim koca dağ, Buhur Dağı!... Sesine sevdalandım da buldum seni,yüreğine sevdalandım da sevdim seni. Ne var ki ben bir yaralı ceylan, sana nehayrım olur ki, sana verecek neyim var ki. Geldim, gördüm, bildim seni...Fakatbenim daha gidecek yolum, çekecek çilem var."

Rüzgarlar Kınalı Ceylan'ın sedasını taşıdığında Buhur Dağı'na,kara bulutlar çökmüş zirvesine... Dağ öfkeli, dağ kırgın, adeta kükrer gibisöylemiş meramını:

"Duydum seni kınalım, duydum da duymasına, hem kendinigösterir hem de neden kaçarsın? Her gece seni söyledim ezgilerimde, seni yazdımgökyüzüne. Uçan kuşun kanadında, çağlayan nehirlerin nefesinde, tan yerindeşavkıyan seherlerde, yağmurların buğusunda aradım izini. Önce bana görün, sonrabırak git diye mi? Hemen şimdi dönesin bana geri, ya da ilelebet kanasın yaran;öyle ki kımıldayamayasın, öyle ki bir yudum su içmeye kalkamayasın çöküpkaldığın yerden!"

Ceylanın küçücük yüreği burkulmuş acıyla... Korka korka dağınhışmından, seslenmiş ona titreyen sesiyle:

"Nedir bu hiddetin, feryadın? Nedir bu halden sual etmezgazabın?... 'Zaman' dedikleri bir ilaç varmış, ben daha yollara düşüp onubulacağım, yaramı onunla sarıp bekleyeceğim iyileşmeyi... Sende kalırsam şuhalimle; sana acıdan, tasadan başka bir şey veremem. Sen bir yüce dağsın, sabırtaşlarıyla döşeli bayırların... Beni sen de anlamazsan, kimler anlasın?"

Dağ küsmüş, ceylan boynu bükük; vurmuş kendini yollara... BağrındaBuhur Dağı'nın hasreti, vuslata ömrü yetsin diye dualar ederek Yaradan'ına,gözden kaybolup, gitmiş uzaklara...

Buhur Dağı fısıldamış ardından:

" Bekleyeceğim seni maralım, taşım üstünde taş kalmayıncaya,toprağımda tek bir ot bitmeyinceye değin..."

Ay güneşi, güneş ayı kovalamış durmuş, mevsimler mevsimlere,yıllar yıllara kavuşmuş... Diyar diyar gezmiş ceylan, deva bildiği mahir zamaniyileştirirken yarasını, Buhur Dağı'nın içli sesi, gönlünün mabedinden bir anolsun silinmemiş... Kızıl kınalı başını semaya kaldırıp da sevdasının vesevdalısının sırrına erdiği yalnız gecelerinde, her bir yıldızdan yüreğineyansıyan ışık, yarinin kendisine adadığı türkülerinin giziymiş...

(Masalcı tam da öyle bir anda, sesini verivermiş masala...)

"Gecedir; ayrı düşmüş sevgililerin elzemi hasretleri göğsündeemziren... Gecedir; tek yürekte iki taşkın nehir gibi coşan, ikiyi bir kılan,biri ikiye bölen sevdaların beşiği... Ömür denilen ise ahu gözlü ceylanın kirpiğindekanat çırpması kadar bir kelebeğin... Ceylan fani, dağ fani... Geldi vaktisaati... Düştü ceylan sevdasının, sevdalısının yollarına..."

Günler birbiri ardına inci gibi dizilirken, hiç durmadan koşmuşceylan... Ayaklarında dermanı kalmamış, acıkmış, susamış... Bir an olsundurmamış, Buhur Dağı'nın billur ırmaklarının suyuymuş susadığı, Buhur Dağı'nınkaynağıyla besleyip büyüttüğü ağaçların yemişleriymiş acıktığı... Derman, BuhurDağı'nın koynundaymış.

Birbirlerini gördükleri ilk andaki kadar ışıltılı ve sakin birgece, Kınalı Ceylan varmış yarinin eteklerine... Nice soğuk iklimlerden sıcakiklimlere değin yolunu gözlediği ceylanını, gelişinden bilmiş Buhur Dağı...Seslenmiş usulca:

"Ey kınalım, ey güzeller güzeli ceylanım, döndün demeksonunda bana... İyileşti mi yaran? Buldun mu çareni; bir su damlası gibi akıpgittiğin, bir kum tanesi gibi savrulduğun yollarda? Senin gönlümü kasıp kavuranhasretin, ehramı oldu ağaçlarımın, çiçeklerimin; tohumlar bile çatlayamadanküle döndü toprağımda... Vardın geldin ama; şimdi benim sana verecek neyim var;susuzluğunu gidereceğin bir pınarım bile yok ki; kuruyup gitti hepsi,acıktıysan seni neyle doyurayım; sabır taşlarımda biten otlarla kanmazsın kiaçlığına."

Ceylan bitkin; tırmanırken dağın yamacına, devrilivermiş bedenikurumuş dalların arasına, küçücük kınalı başını vurmuş kocaman bir taşa... Sonmecaliyle konuşmaya çalışırken, şu kelimeler dökülmüş dilinden:

"Sar beni Buhur Dağı'm... Sar beni yazgım olan; canımtenimden çıkmadan beni sana kavuşturan sevdan ile... Toprağından kanıma aksınölüm, kanımdan toprağına aksın dirim, hasretinle yaktığın çiçeğin, ağacın,kanımla hayat bulsun yeniden. Ben sana karışayım, sende son bulup, sendedoğayım... Bak şu kızıl yıldız var ya; işte o benim yıldızımdır. Ona söyleyerekşimdi en güzel türkünü, kollarında uyut beni güzel sesinle..."

Ve canını teslim etmiş ceylan oracıkta, nazlı gözleri kapanırkendüşen iki damla yaş; yuvarlanıp dağın iyi yanına, iki ayrı ırmağa dönüşürken...

Buhur Dağı, tüm acılardan da büyük bir acıyla öyle sarsılmış, öyleinlemiş ki, gökyüzü yırtılmış sesinden, şimşekler çakmış, simsiyah bir yıldırımdüşmüş zirvesine; ikiye bölmüş koca dağı...

O geceden sonra mevsim ne vakit bahara dönse, Buhur Dağı'nın ikiyeayrıldığı, Kınalı Ceylan'ın gözyaşlarından oluşan iki ırmağın kavuştuğu yerdekızıl bir gonca gül bitermiş. Açıp da yaprağını, kokusunu yele verdiğindeyıldızlı gecelerde; kimselerin duymadığı, kimselerin bilmediği bir türküyankılanırmış o vadinin en kuytu yerinde...

İlke ERSOY

Birvarmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, develer tellaliken, pireler berber iken ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken...

Şimdi sizetilki ile Henife Bacı'nın masalını anlatacağım. Bir zamanlar Henife Bacı diyebir ihtiyar kadın varmış. Kendi halinde, kimsesiz, zavallı bir kadınmış.Köylüler bunu çok severmiş. Her sene bu köyde yaylaya gidilirmiş. Giderken,Henife Bacı'yı da götürürlermiş.

Bu sene deyaz gelmiş, yaylaya çıkmışlar. Yaylada ot çok, su çok, hayvanlar yiyor, içibesleniyor. Tereyağı yapıyorlar, petekler var, bal tutuyorlar. O yazı öyleyaylada çalışarak geçiriyorlar.Henife Bacı'nın da bir kaç tene keçisi, koyunu varmış.Onlardan biraz kendine göre tereyağı yapmış, bir iki petekten biraz bal tutmuş.

Derken güzgelmiş. Bunlar yüklenip köye dönecekler; arabalarını yüklemişler. HenifeBacı'nın da bir eşeği varmış. Yüklerini eşeğine yüklemiş, köylülerin arkasındanyavaş yavaş geliyormuş, bir taşın yanından geçerken, Henife Bacı su dökmekihtiyacı duymuş. Eşeğini durdurmuş, taşın arkasında oturmuş. Demek ki bunu dabir kurnaz tilki takip etmiş. Biliyor ki kimsesizdir, fukara bir kadındır,sahibi yoktur. Gidip bunun küplerini aşağıya indiriyor, tereyağını yiyor, içineçıtısını, pıtısını yapıyor. Sora balı yiyor, içine işiyor, tekrar koyuyoryerine; hiç ellememiş gibi çıkıp gidiyor.

Henife Bacı işinigörüp, eşeğinin başına dönüyor, yavaş yavaş gidiyor köye. O akşam çok yorgundur.Küpleri indirip koyuyor salona, dinleniyor, yatıyor. Sabahleyin :

- Bir bakayım tereyağ ile balım nasıldır? Bir iki lokma yiyeyim.Henife Bacı küpün ağzını açıyor, bakıyor ki ne pis bir koku düşmüş içine,pislik var içinde.

- Allah Allah! Bu nerden geldi? diyor. Kadın şaşıtıyor. Diğerininağzını açıyor,bakıyor ki yine pislik!!!

- Vay bunu benim başıma kim etti? diyor. Düşünüp taşınıyor, birtürlü aklına bir fikir gelmiyor. Sonra bir bakıyor ki, kapısının önünde birdibek taşı varmış; bu dibek taşının üstüne bir tilki gelip oturmuş :

- Henife Bacı, Henife Bacı! Yağını yedim, balını yedim, içineçıtımı pıtımı ettim, verdim elan. Vayyy! Demek benim başıma bu tilki bele oyunoynadı. Tilki senin alacağın olsun. Allah büyüktür.;

Tilki her gün böylegeliyor, bu kadının böyle hem yağını yiyip, hem balını yiyip, hem dekadıncağızı kızdırıyor. Diyor ki:

- Sen dur tilki, ben de senin başına bir oyun oynayayım sen degör.

Kalkıp gidiyor, köye varıyor. Oradan buradan biraz kara sakızgetiriyor, dibek taşının üstüne koyuyor. Güneş vuruyor, o kara sakız eriyor.Tilkinin haberi yok tabi. Tilki geliyor, taşın üstüne oturuyor. Oturur oturmazbağırıyor :

- Henife Bacı, Henife Bacı! Yağını yedim, balını yedim; içineçıtımı pıtımı ettim, verdim elan. diye.

- Tamam, sen bir dur!.. Gidip köpekleri çağırıyor,

- Hella hella!..Bu tilkiyi tutun!

Valla tilki yapışmış kara sakıza. O yana dönüyor, bu yana dönüyor,bir türlü kendini kurtaramıyor. Hızla kalkarken kuyruğu kopuyor. Tilki gidiyorama kuyruğu kalıyor. Henife Bacı diyor ki :

- İşte ben de senin başına oyun ettim.

Alıp kuyruğu getiriyor eve. Getirip o temiz kara sakızları yiyor,boncuk takıyor, zil takıyor, süslüyor püslüyor, asıyor pencerenin önüne. Tilkigidiyor geliyor, boynunu büküyor, kuyruğuna bakıyor .Yalvarıp yakarıyor :

- Henife Bacı, ben ettim sen etme; kuyruğumu ver. Ben tilkileriniçine gidemiyorum. Üstüme geliyorlar.

- Valla ölsem vermem. Yağımı, balımı getirmezsen vermem.

Tilki gidiyor geliyor, Henife Bacı'nın içi acıyor:

- Neyse, baldan, yağdan vazgeçtim; git bana iki büyük yoğurtgetir, o zaman senin kuyruğunu vereyim.

Tilki - Peki diyor. O yana gidiyor bu yana gidiyor, bir bakıyor kibir kuru yoncanın içinde üç dört tane koyun otluyor. Koyunlara yalvarıyor:

- Koyun, Koyun!... N'olor kurban olam, bana biraz süt verin,yoğurt verin Henife Bacı'ya götüreyim, belki benim kuyruğumu verir.

Koyunlar :

- Git bize ot getir, otu yiyelim, sana süt verelim.

Tilki gidiyor. Güz zamanıdır, yoncada ne ot var, ne bişi. Kurumuşkalmış her yer. Gidip oturuyor tarlanın başında, yoncaya diyor :

- Yonca, yonca!... N'olor bana biraz ot ver, ben götüreyim koyunyesin; süt versin,

yoğurt yapayım vereyim Henife Bacı'ya. Benim kuyruğumu versin.

Yonca : - Valla biz şimdi sana veremeyiz. Git biraz su getir, bizisula ki biz yeşerelim, ondan sonra sana ot verelim; sen de götür ver koyuna,sana süt versin.

Tilki oraya gidiyor buraya gidiyor bakıyor ki, dereler donmuş,sular akmıyor. Kendi kendine diyor :

- Ben nerden getiririm?

Kaçıp gidiyor çocukların yanına :

- Ayşe, Fatma, Memo!... Gelin bu buzun üstünde oynayın, buzkırılsın; belki su akar, gideyim yoncaya, yonca yeşersin, ben de biçipgötüreyim koyuna yesin süt versin; yoğurt yapayım götürüp vereyim HenifeBacıya; sonra benim kuyruğumu versin.

Çocuklar :

- Valla bizim ayağımız yalınayaktır. Git bize ayakkabı getir,ayakkabıyı giyelim sana su verelim.

Tilki kalkıp gidiyor ayakkabıcıya,ayakkabıcıya yalvarıyor :

- N'olor, iki üç çift ayakkabı ver bana. Götürüp vereyim çocuklara,giysinler buzun üstünde oynasınlar; belki buz kırılır, su akıp gider yoncaya,yonca yeşerir, ot verir. Otu vereyim koyuna,koyun yesin süt versin; sütü yoğurtyapayım, vereyim Henife Bacı'ya, sonra benim kuyruğumu versin.

- Peki ne paran var, ne pulun var? Ben sana ayakkabı nasılvereyim? Git bir sepet dolu yumurta getir.

Tilki gidiyor tavukların yanına,tavuklara yalvarıyor :

- Tavuklar, kurban olayım, biraz yumurta verin. Götürüp vereyimayakkabıcıya, bana birkaç çift ayakkabı versin, götürüp vereyim çocuklara,oynasınlar buzun üstünde,buz kırılsın,su aksın, gitsin yoncaya yeşertsin; otualıp koyunlara vereyim bana süt versinler, ondan yoğurt yapayım HenifeBaci'ya,benim kuyruğumu versin.

Tavuklar diyor :

- Vallahi biz ne yiyelim? Git bize bir tencere buğday getir; Bizyiyelim sana yumurta verelim.

Tilki kaça kaça gidiyor, bakıyor bir tarlada harman yapılıyor. Birteneke buluyor, doldurup buğdayı kaçıp getiriyor, döküyor tavukların önüne.Tavuklar yiyorlar,ondan sonra yumurtluyorlar. Sepeti yumurta ile dolduruyor,alıp götürüyor ayakkabıcıya :

- Al sana yumurta.

O da diyor: - Al sana üç çift ayakkabı.

Alıp getiriyor çocuklara,çocuklar çok seviniyorlar. Buz üstündehopluyorlar hopluyorlar buz kırılıyor,su akıyor. Su geliyor yoncaya, yoncayemyeşil ot veriyor. Bu güzelce otu biçiyor, götürüyor koyuna. Koyun otu yiyor,iki kap dolusu süt veriyor. Tilki alıp götürüyor Henife Bacı'ya. Diyor:

- Al Henife Nene, al bunu mayala, yoğurt yap, benim kuyruğumu ver.Hadi yine neyse, sana acımam geldi.

Kuyruğu güzelce bunun arkasına dikiyor. Kuyruğundan da güzel güzelboncuklar, ziller, pullar pırıl pırıl parlıyor. Tilki şişe şişe, kuyruğunusallıya sallıya gidiyor ormana, tilkilerin içine. Tilkiler hepsi toplanmışlar.

- Vay ağa geldi, paşa geldi. Sen nerden geldin? Sen bu kuyruğunerden buldun?

- Valla istiyorsanız, size de yaparım aynısını. Sırrını sizediyeyim.

Diyorlar - Söyle, ne olsa yaparız.

- Peki, gelin. Bu köyün altında bir dere var. Sizi götüreyimoraya, kuyruklarınızı koyun derenin içine, donacak kuyruklarınız; sabah işteböyle olur. Ama böyle sabaha kadar soğuktan donsanız da, sudan çıkmayacaksınız.

Tilkiler tamam diyorlar.

Yirmi, yirmi beş tene tilki giriyorlar derenin içine, hepsi böyleyan yana duruyorlar. O da gidiyor uzakta bir yerde oturuyor. Akşam serindir,ayazdır tabi, su donuyor. Kuyruklar bütün birbirine yapışıyor. O kadar soğukturki ;sabaha karşı bizim tilki bağırıyor, köpekleri çağırıyor :

- Hala, hala!... Gelin bu tilkilere!

Köpekler bağırıyorlar, çağırıyorlar, hücum ediyorlar. Canınıkurtaran tilki kaçıyor, kuyruğu kalıyor, tilki kaçıyor, kuyruğu kalıyor...Valla dere tilki kuyruğu ile doluyor. Ondan sonra gidip neneyi çağırıyor :

- Henife Bacı, Henife Bacı! .. Gel bak, ne kadar sana kuyruktopladım.

Henife Bacı koşa koşageliyor; sevine sevine kuyrukları topluyor, götürüyor eve. Hepsini açıyor,kendine, güzel bir post yapıyor, sobanın yanına koyuyor; kışın üstünde sıcaksıcak oturuyor. Tilki de alıp kuyruğunu kaçıyor. Ama öbür tilkilerin yanınakorkudan gidemez tabi, o da başka tarafa gidiyor.

HenifeBacı da postunun üstünde oturup yoğurdunu yiyor. Yiyip içip muradına eriyor.

Bir zamanlar güzeller güzeli bir kiz varmis. Annesi ölünce babasi yeniden evlenmis. Üvey annesi de ilk evliliginden olan iki kiziyla birlikte gelip eve yerlesmis.
     Bu iki kiz, yeni kiz kardeslerinden hiç hoslanmamis. Odasinda ne var ne yoksa tavan arasina firlatip atmislar. Ona bir kardes gibi davranmak söyle dursun, bütün ev islerini üzerine yikmislar. Ev isleri bittikten sonra bile kizin onlarla oturmasina izin verilmiyormus. Aksamlari, mutfakta, sönmekte olan ocagin önünde duruyormus tek basina, ellerini küllere dogru tutup isinmaya çalisarak. Bu yüzden üvey kiz kardesleri ona “Külkedisi” adini takmisla. 
     Bir gün iki kiz kardese sarayda verilecek bir balo için davetiye gelmis. Ikisi de heyecandan deliye dönmüsler. Herkes Prens’in evlenmek istedigini biliyormus. ‘Bakarsin ikimizden birini seçer, belli mi olur?’ diye düsünmüsler. Iki kiz kardes de kendilerini mümkün oldugunca güzellestirmek için hemen kollari sivamislar. Fakat maalesef bu biraz zormus, çünkü Külkedisi’nin aksine bayagi çirkinmis her ikisi de! Balo aksami, üvey kardesleri gittikten sonra Külkedisi mutfakta oturmus ve içn için aglamaya baslamis. “Neyin var, neden agliyorsun Külkedisi?” diye sormus bir kadin sesi.
     “Ben de baloya gitmek istiyordum,” demis hiçkirarak Külkedisi. “Gideceksin öyleyse,” demis ses. Külkedisi duydugu sese dogru dönüp bakmis, saskinliktan donakalmis. Güzel bir kadin duruyormus yani basinda. “Ben senin peri annenim,” demis kadin. “Simdi kaybedecek zamanimiz yok! Bana bir balkabagi getir hemen!” Külkedisi bir balkabagi getirmis. Peri annesi sihirli degnegiyle dokununca, balkabagi birdenbire altindan bir fayton oluvermis. “Simdi de alti fare…” Külkedisi alti fare bulup getirmis, peri annesi onlari hemen ata dönüstürmüs. 
     “Bir siçan…” Onu da arabaci yapmis. “Ve alti kertenkele…” Onlari da faytonun arkasinda kosacak alti usaga çevirivermis. Nihayet Külkedisi’ne gelmis sira. Peri degnegiyle bir dokununca Külkedisi’nin yirtik, pirtik giysileri nefesleri kesecek harika bir elbiseye dönmüsmüs. Ayaklarinda bir çift camdan ayakkabi piril piril parliyormus. “Bir sey var yalniz,” demis Peri. “Gece yarisina kadar eve dönmelisin. Saat on ikide elbisen tekrar eski giysilerine, faytonun balkabagina, atlarin fareye dönüsecek. Prens’in bunu görmesini istemezsin herhalde? Simdi git, diledigince eglen.” O gece Külkedisi balonun yildizi olmus. Baloya katilan hanimlar (özellikle de iki üvey kiz kardesi) onun elbisesini çok begenmisler ve terzisinin adini ögrenmek için ona yalvarmislar. Beyefendilerin hepsi onunla dans etmek için birbirleriyle yarismislar.

    Prens ise götür görmez ona âsik olmus! Ve o andan sonra hiç kimseye bu kizla dans etmek için izin verilmemis. Saatler saatleri, dakikalar dakikalari kovalamis ve Külkedisi saat tam on ikiyi vuracagi sirada evde olmasi gerektigini hatirlamis. “Gitme!” diye seslenmis Prens arkasindan, ama Külkedisi bir an bile durmadan kosup oradan uzaklasmis. Sokaga çaktiginda elbisesi tekrar eski elbiselerine dönüsmüs. Geriye kala kala camdan ayakkabilarin bir teki kalmis. Diger tekini nerede kaybettigini bilmiyormus. O gece Külkedisi uyuyana kadar aglamis. Hayatinin bir daha asla o geceki kadar harika olamayacagini düsünüyormus. Ama bu dogru degilmis. Ayakkabinin diger tekini sarayin merdivenlerinde bulmuslar. Ertesi sabah Prens ev ev dolasip ayakkabiyi tek tek bütün genç kizlara denetmis. “Bu ayakkabinin dün gece karsilastigim güzel sahibini bulamazsam yasayamam,” demis.

     Derken Külkedisi’nin evine gelmis. Üvey kardesleri ayakkabiyi denemisler. Olmamis. Ayaklarina girmemis bile. Prens çok üzgünmüs, çünkü ugramadigi sadece birkaç ev kalmis. Tam oradan ayrilacakken evin hizmetçisi dikkatini çekmis. “Hanimefendi,” demis Prens Külkedisi’ne, “bir de siz deneseniz?” “O mu deneyecek? Ne münasebet!” diye haykirmis üvey kardesler. Fakat Prens israr etmis. Külkedisi’nin ne kadar güzel bir kiz oldugu gözünden kaçmamis. Tabii ayakkabi Külkedisi’nin ayagina kalip gibi oturmus. Prens diz çöküp Külkedisi’ne evlenme teklif ederken iki üvey kardese de öfke ve kiskançlikla olanlari seyretmek kalmis. Külkedisi Prens’in teklifini tabii ki kabul etmis.

Kibritçi KizBir yilbasi gecesiydi. Dondurucu, kavurucu bir soguk vardi. Yoldan geçenler paltolarinin yakasini kaldirmislar, atkilarina bürünmüsler, hizli hizli yürüyorlardi. Kimi evine geç kalmis, acele ediyor, kimi bir eglence yerine gidiyordu. Çocuklar kosuyorlar, birbirlerine kartopu atiyorlardi. Gecenin zevkini en çok onlar çikariyorlardi. Kahkahalarla gülüyorlar, sevinçle haykiriyorlardi. 
     Yalniz bir çocuk vardi ki gelip geçenler onun farkinda degillerdi. Ufak bir kiz çoçugu. Basi açik, elbisesi yama içinde, yoksul bir kizcagiz. Bir kapinin önüne büzülmüs, çiplak ayaklarini altina almisti. Soguktan morarmis tir tir titriyordu. Üzerinde oturdugu tas basamakta buz gibiydi. 
     Yavrucagiz da sanki donmus, bir buz parçasi kesilmisti. Genis bir mukavva kutunun içine siralanmis kibrit kutularina bakarken gözleri yasariyordu. Evet, bu bir kibritçi kizdi. O gün bir tek kutu kibrit bile satamamisti. Satsa, bir kaç kurus para kazansa, kalkip evine gider, annesiyle birlikte hiç olmazsa bir kase sicak çorba içerdi. Gidemiyordu, çünkü o gün hiç kibrit satamadigini annesine söylemekten çekiniyordu. Soguktan, üzüntüsünden titreyen kisik,incecik sesiyle “Kibrit var, kibrit”diye bagiriyordu. Sokaktan geçenlerin hiçbiri basini çevirip bakmiyordu…
     Ah hiç olmazsa ayaklarinda terlikleri olsaydi! Biraz önce, sokak sokak dolasirken, hizla geçen bir arabanin önünden kaçmis, kaçarken terlikleri ayagindan firlamisti. Karsi kaldirima geçtikten sonra, dönüp bakmis hinzir bir çocugun terlikleri kapip kaçtigini görmüstü. Arkasindan seslenmisti ama, çocuk alayli alayli seslenerek kosa kosa uzaklasmisti.
     Kibritçi kiz bunun üzerine bir kapinin girintisine siginmis, oraciga kivrilip oturmustu. Parmaklari donmus, sizlamaya baslamisti. Kizcagiz bu aciya dayanamadi, kutulardan birini açip bir kibrit çikardi. Parmaklari uyusmustu, kibrit çöpünü elinde güçlükle tutuyordu. Eli titreye titreye çöpü duvara sürttü. Kibrit birden alev aldi; tatli, yumusacik, turuncu bir alev.
     Zavalli kiz, kibriti bir elinden öbür eline geçirerek, parmaklarini isitti. Içi de isinmisti. Sanki gürül gürül yanan bir ocagin karsisindaydi. Gözleri aleve dikilmis, düslere dalmisti: Güzel bir odada, büyük bir ocagin karsisinda oturuyordu. Arkasinda kalin bir yünlü hirka, ayaklarinda kürklü terlikler vardi.
     Isinmis, terlemeye bile baslamisti… Derken kibrit sönüverdi. Kibritin sönmesiyle, o tatli düslerde sona ermisti. Kizcagizin parmaklari yeniden donmaya, sizlamaya baslamisti.
     Bir kibrit daha yakti. Bu sirada soguk bir rüzgar esti. Kiz kibrit sönmesin diye, duvardan yana döndü. Öbür elini aleve siper etti. Aleve bakarken, karsisindaki duvar sanki eridi, birden açildi, içerisi göründü. Içeride genis bir oda vardi. Kar gibi bembeyaz örtü yayilmis bir masanin üzerine tabak tabak yiyecekler dizilmisti. Sofrada gümüs samdanlar yaniyor, odayi gündüz gibi aydinlatiyordu. Kizcagiz’in gözleri sofranin ortasinda, büyük bir tabaga konulmus, nar gibi kipkirmizi kaz kizartmasina dikilmisti. Agzi sulandi. Elini oraya dogru uzatti. Kibrit yana yana sonuna gelmisti, parmagini yakiyordu. Kizcagiz çöpü yere ativerdi. Atmasiyla birlikte, yilbasi sofrasi siliniverdi, gözlerinin önüne tas duvar yeniden dikildi.
    Üçüncü kibrit daha fazla düsler yaratti:Bir yaz gecesi…Kibritçi Kiz kirda bir agacin altina oturmus, yildizlara bakiyor. Gece oldugu halde hava sicak. Altindaki toprak, gündüz günesten isinmis, firin gibi yaniyor… Küçük kiz gözlerini yildizlardan ayiramiyordu. Uzaktan uzaga gece kuslari ötüyor, kurbagalar bagrisiyordu.

     Derken bir yildiz kaydi, gökyüzüne genis bir yay çizerek uzaklasti, söndü. Kizcagiz: ‘iste, biri daha öldü’ diye mirildandi. Bir gün, ninesi söylemisti: Her yildiz düstükçe yeryüzünden biri ölürmüs… Ninesini bir daha görebilmek için bir kibrit daha çakti. Soguktan kaskati kesilmis, beyni durmustu. O simdi sokak ortasinda oldugunu unutmus, düsler dünyasina dalmisti. Kibritin alevinde yine ninesini görüyor, onun sesini isitir gibi oluyordu. Iste ninesi geliyordu. Lapa lapa yagan karlarin arasindan bir melek gibi iniyordu… Geldi, geldi…Kollarini açti, torununu kucakladi, aldi göklere dogru götürdü…
     Ertesi sabah, yoldan geçenler, bir evin basamaginda donmus kalmis kizcagizin ölüsünü buldular. Yani basinda bir sürü bos kibrit kutusu vardi.
     -Zavalli kiz isinmak için bütün kibritlerini yakmis dediler… Bu kibritlerin alevinde onun ne düsler gördügünü bilemezlerdi ki.

http://resim.bilgicik.com/masal/kucuk_deniz_kizi.jpg
     Bir zamanlar alti güzel kizi olan bir kral varmis. Ama bu kral insanlarin krali degilmis. Ülkesi dalgalarin altinda baliklarin degerli taslar gibi parildadigi bir ülkeymis. Genç prenseslerin anneleri çoktan ölmüs ve onlari büyükanneleri büyütmüs. Içlerinde en güzelleri en küçük olaniymis. Saçlari altin bukleler halinde omuzlarina dökülüyormus. Kizlar büyükannelerinin anlattigi yeryüzüyle ilgili masallari çok seviyorlarmis. Bu masallarda bacak adli iki seyin üzerinde yürüyen garip insanlar varmis. Küçük denizkizi da bu anlatilanlari görmek istiyormus. “On bes yasini beklemen gerekir,” demis büyükanneleri. “O zaman gidip görebilirsin.”
     En büyük denizkizi yasi geldiginde yüzeye çikmis ve gördügü ilginç seyleri kardeslerine anlatmis. Yillar geçmis ve sonunda küçük denizkizinin da yüzeye, insanlarin dünyasina çikabilecegi gün gelmis. Simdiye kadar hep merak ettigi dünyayi artik kendi gözleriyle görebilecekmis. Yüzeye dogru yüzerken günes batiyormus. Yakinlarda bir gemi demir atmis. Küçük denizkizi yüzeye çiktiginda güvertedeki yakisikli prensi görmüs. Prens kendisini birisinin gözledigini de, prensesin ondan gözlerini ayiramadigini da bilmiyormus tabii. Birden hava kararmis, gemi çikan firtinayla sallanmaya baslamis. Çok geçmeden yelkenleri parçalanmis, diregi kirilmis ve gemi sulara gömülmüs. Küçük denizkizi sularda çirpinan prensi son anda görüp kurtarmis. Onu kucaklayip kiyiya götürmüs ve sahile birakmis. Sabah oldugunda prens hala yattigi yerde uyuyor, denizkizi da basucunda onu bekliyormus. Az sonra birkaç kiz kosarak gelmis. Prens gözlerini açmis ve kalkip yürümüs. Küçük denizkizi oracikta üzüntüsüyle bas basa kalmis.
     O günden sonra küçük denizkizi prensi görebilmek umuduyla birçok kez yüzeye çikmis. Artik dayanamiyormus. Su cadisina gidip akil almaya karar vermis. Cadi onu görünce bir kahkaha atmis: “Niçin geldigini biliyorum denizkizi,” demis. “Insana dönüsüp karaya çikmak istiyorsun. Böylece prensle daha yakin olacagini düsünüyorsun. Ama bunun bir bedeli var, biliyor musun?” “Bilmiyordum,” demis küçük denizkizi, “ama insan olabilmek için neyse öderim.” “Sesini istiyorum,” demis cadi, “su sarkilar söyleyen güzel sesini. Bana sesini verirsen ben de seni iki ayakli güzel bir genç kiza çeviririm. Ama unutma, prens seni bütün kalbiyle sevmeli ve evlenmeli. Yoksa bir deniz köpügüne dönüsüp sonsuza dek yok olursun.” ” Çabuk,” demis küçük denizkizi. “Ben kararimi çoktan verdim zaten.” Bunun üzerine su cadisi küçük denizkizina içmesi için büyülü bir ilaç vermis. Küçük denizkizi prensin karsisina dikildigi an prens bu hiç konusmayan kizdan çok hoslanmis ve onsuz yapamayacagina karar vermis. Küçük denizkizi da prensi her geçen gün daha çok sevmis, ama prens ona bir türlü evlenme teklif etmiyormus. Prensin annesi ve babasi, kendine es bulmasi için baski yapiyorlarmis. Prens sonunda yakindaki bir ülkenin prensesiyle tanismaya karar vermis. Yaninda küçük denizkizini da götürmüs. Zavalli kiz çok aci çekiyormus.
    Prens komsu ülkeye gidip prensesle karsilasinca akli basindan gitmis ve hemen evlenmek istemis. Dügünleri muhtesem olmus. Her yer çiçek, ipek ve mücevherle kapliymis. Mutlu çifti görmeye gelen herkes cosku içindeymis. Yalnizca küçük denizkizi sessizmis. Gözyaslari sessizce süzülüyormus yanaklarindan. O gece küçük denizkizi güvertede dikilmis karanlik sulara bakiyormus. Gün dogarken bir deniz köpügü olup o sulara karisacakmis. Birden sularin dibinden denizkizinin kardesleri çikmislar. Saçlari kisa kisa kesilmis. “Saçlarimizi su cadisina verdik, karsiliginda da bu biçagi aldik. Eger bu gece bu biçagi prensin kalbine saplarsan büyü bozulacak.” Küçük denizkizi biçagi almis ama prense asla zarar veremeyecegini biliyormus. Günes dogdugunda kendini aglayarak denize atmis. Ama denize düsmemis. Kendini havada uçarken bulmus. Çevresinde altin renkli isiklar dans ediyormus. “Biz havanin kizlariyiz ” demisler. “Artik bizimle mutlu olursun.” Küçük deniz kizi gökyüzüne dogru yükselirken asagiya, prensin gemisine bakmis ve gülümsemis.
Ormanlik bir bölgede bulunan bir su birikintisinde yasamakta olan kurbagacik hiç arkadasi olmadigindan yakiniyordu. Bu kurbagacik vaktinin çogunu su birikintisinde yüzerek geçiriyor, bazen de sudan çikip, çimenlerin üstünde ziplayarak geziniyordu. Her gün bir önceki günün tipatip benzeriydi. Her gün ayni sey, hep ayni seyler. Bitmek tükenmek bilmeyen bir tekdüzelik kurbagacigi canindan bezdirmisti. Kurbagacik bir gün kizdi kendine:
“ Sanki bütün ömrünü bu su birikintisinde geçirmeye pek meraklisin.. Dünya senin zannettigin kadarcik mi sanki? Dünya bu kadar küçücük mü sanki? Neden kurtarmazsin kendini buradan, çekip gitmezsin buralardan? Eger sen bu yasadigin su birikintisine dünya diyorsan, bil ki, sen bu dünyanin degil, bambaska dünyalarin kurbagasisin..Sunu hiç aklindan çikarma: Arzuladigin yasama ancak bu su birikintisinden uzaklasarak kavusacaksin..”
     Kurbagacik hemen o anda kararini verdi. Buradan ayrilarak yola çikacak, gidecegi yerlerde kendine arkadas arayacakti. Kurbagacik ormanda günlerce yol aldi. Artik ormanin sik agaçlari seyreklesmis, küçük bir düzlüge çikmisti.Birden yerde parlak bir sey gördü.Bu da neydi böyle? Parlak seye baktiginda çok sasirdi. Bunun içinde bir kurbaga vardi ve o kurbaga da kendisine bakiyordu. Geriye dönüp, bir tasin arkasina saklandi. Ilk saskinligi geçtikten sonra bu parlak seyin çok ince oldugunu ve içinde kurbaga falan olamayacagini anladi. O zaman durum apaçik ortadaydi: Parlak sey ayna olmaliydi ve aynada kendini görmüstü. Kurbagacik aynayi alarak yakindaki bir agacin kenarina kenarina yasladi. Aynanin karsisina geçerek türlü saklabanliklar yapmaya basladi. Bazen iki ayagi üstünde dogruluyor, bazen zipliyor, bazen de derin nefes alip gögsünü, yanaklarini sisirerek aynadaki aksini seyrediyordu. Bu hareketlerin içinde en hosuna giden, aynada kendini iri görmek olmustu. Gittikçe daha derin nefes alarak daha iri gözükmeye basladi. Sonunda, öyle bir an geldi ki, kurbagacik yusyuvarlak oldu ve ayaklarinin yerden kesilip yükselmeye basladigini fark etti.
     Kurbagacik hiç bozuntuya vermedi. Yerden on metre kadar yükselince agzindan biraz hava birakti. Daha fazla yükselmek gereksizdi. Her iste her sey seviye seviyeydi. Seviyesinin dozunu tam olarak ayarlamaliydi. Bir kus degildi ki o, çirpsin kanatlarini, yükselsin gökyüzüne, uçsun uçabildigince..Nereden baksan bir küçük kurbagacikti. Olmaz denirdi, kurbagalar uçamaz denirdi, hayal gibiydi ama gerçekti. Uçuyordu iste. Kurbagacik söyle bir etrafina bakindi. Yön tayini yapti. Ormandan gelmis, su tarafa gidecekti. Sag ön ayagini gidecegi tarafa dogru mihaniki bir hareketle uzatti. Hayret!..Gitmek istedigi tarafa dönüvermisti. Döndü iyi de hala havada hareketsiz duruyordu. Birden suda arka ayaklarini ileri gitmek için kullandigini hatirladi. Arka ayaklarini yavas yavas gögsüne çekti, geriye dogru birakti, çekti, birakti. Düsündügü tastamam olmustu. Ilerleyebiliyordu. Artik caninin istedigi kadar gidip, istedigi yerde de asagi inebilecekti.
     Kurbagacik bir süre uçtuktan sonra bir dere kenarinda boylu boyunca uzanmis yatmakta olan yasli kurbagayi fark etti. ‘ Mutlaka bir rahatsizligi vardir yasli kurbaganin ‘ diye düsündü. ‘ Çünkü hiçbir kurbaga böylesine açikta yatmaz. Eger yatarsa bu onun tehlikelere davetiye çikartmasi anlamina gelir. Inip bakayim nesi varmis yasli kurbaganin. ‘
     Yasli kurbaganin düsüp kaldigi bu çayirlik bir mesire yeriydi. Insanlar günlük güneslik yaz günlerinde hafta sonlarini burada geçirirler, piknik yaparlardi. Bir kendini bilmez yaninda getirdigi sisenin içindekini içmis, giderken de atmis siseyi kirmisti. Iste yasli kurbaga önündeki bu kirik sisenin bir parçasina basinca ayagindan yaralanmis ve caninin çok acimasina dayanamayarak bayilmisti. Yasli kurbaga kendine geldikten sonra olanlari kurbagaciga anlatti ve yardim etmesini istedi.
Kurbagacik:
“ Efendim, böyle bir durumla daha önce hiç karsilasmadim. O cam parçasinin ayaginizin altindan çikarilmasi lazim. Ben bunu basaramam.Gelirken görmüstüm. Az ilerde dere kiyisinda iki çocuk balik tutuyordu. Gidip onlari çagirayim, size yardim ederler herhalde “ dedikten sonra ziplayarak uzaklasti.
Kurbagacik çocuklarin yanina geldiginde:
“ Lütfen yardim eder misiniz? Yasli bir kurbaga ayagindan yaralanmis az ilerde yatiyor. Ne olur benimle gelin ona yardin edin , onu kurtarin. Iyilik yapmak sevaptir. Haydi çocuklar, lütfen kalkin, benimle gelin “ dedi.
Kurbagacigin yalvarmasina dayanamayan çocuklar, oltalarini sudan çikarip bir kenara koydular ve kurbagacigin pesine takildilar. Biraz sonra yasli kurbaganin ayagindaki cam parçasi çikarilmis ve yarali yer temiz bir bezle sarilmisti.
     Çocuklar gittikten sonra kurbagacik yasli kurbagaya destek oldu ve onu kuytu bir yere götürdü. Burada yasli kurbaga, kurbagaciga yaptigi yardimlardan dolayi tesekkür ettikten sonra:
     “ Nedense böylesine karsilik beklemeden yapilan iyilikler, yardimlar pek nadir oluyor. Nedense herkes bir baskasi bana kötülük yapmadan ben ondan önce davranip ona bir kötülük yapayim, ilk ben vurayim diyerek kesinlikle hiç bitmeyecek bir yarisi sürdürüyorlar. Gelin bu anlamsiz kötülük yarisindan vazgeçin, gelin kardes olalim, el ele tutusalim, mutluluga kosalim
diyerek seslensem ben simdi tüm canlilara acaba beni dinlerler mi? Hep kötülük görmekten, hep üzülmekten, hep aglamaktan biktim artik “ diyerek sözlerini tamamladi ve aglamaya basladi. Yasli kurbaganin aglamasi kurbagacigin silkinmesine sebep oldu.
     “Dur aglama artik yasli kurbaga, sil gözyaslarini. Bundan sonra ikimiz es kardes sayiliriz. Demek ki bir kötülük yarisi yapiliyor ve herkes bu yarisi önde bitirme gayreti içinde. Buna karsin ben de su andan itibaren iyilik yarisini baslatiyorum. Yakinda dünya turuna çikacagim ve tüm canlilara iyiligi anlatarak onlarin da iyilik yarisina katilmalarini saglayacagim. Iyilik bayragi sonsuza dek gönderde dalgalanacaktir. “
     Kurbagacik kendine çok güveniyordu. Neden derseniz, çünkü güçlü bir kozu vardi. Ne çabuk unuttunuz, uçabiliyordu ya. Kitalararasi yolculuk onun için hiçten bile degildi.
http://resim.bilgicik.com/masal/kirmizi_baslikli%3bkiz.jpgBir zamanlar küçük bir kiz varmis. Annesi ona üzerinde kirmizi basligi olan bir pelerin almis. Kiz bu pelerini çok seviyormus ve nereye gitse onu giyiyormus. Bu nedenle de herkes ona Kirmizi Baslikli Kiz diyormus. Bir gün “Kirmizi Baslikli Kiz!” diye seslenmis kizin annesi. “Büyükannen hâlâ hasta. Hadi giyin de, ona yaptigim su çöregi götür.” Kirmizi Baslikli Kiz da elbisesini giymis, üzerine kirmizi baslikli pelerinini geçirmis, basligi çenesinin altinda sikica baglamis ve yola çikmis.
     “Tavsan Ormani’ndaki yoldan ayrilma sakin!” diye seslenmis annesi arkasindan. (Ormanin adi Tavsan Ormaniymis, ama içinde uzun zamandir bir tek tavsan bile yokmus - neden olmadigini birazdan ögreneceksiniz.) “Ayrilmam anne,” demis Kirmizi Baslikli Kiz. Tam ormana girmis, birkaç adim atmis ki, çaliliklarin arasindan bir ses duymus. Yola birden bir kurt firlamis. Kirmizi Baslikli Kiz korkusundan az kalsin elindeki sepeti düsürüyormus. Fakat kurt hiç de öyle düsmanca görünmüyormus. “Nereye böyle küçük kiz?” diye sormus kurt.
     “Büyükanneme gidiyorum,” demis Kirmizi Baslikli Kiz. “Tavsan Ormani’nin sonundaki ilk ev. Büyükannemin sagligi pek iyi degil. Bu arada adim ‘küçük kiz’ degil, ‘Kirmizi Baslikli Kiz.’ ” “Özür dilerim,” demis kurt. “Bilmiyordum. Bak sana ne diyecegim. Ben bir kosu gidip Büyükannene senin yolda oldugunu haber vereyim. Yalniz sakin yolda oyalanayim falan deme, olur mu? Basina bir sey gelmesini istemeyiz, öyle degil mi?” Kurt oradan hemen sivismis! Çünkü yakinlarda bir oduncu dolasiyormus. Eger kizi hemen orada yerse, oduncunun kizin yardimina kosacagini biliyormus. Kirmizi baslikli Kiz, çiçek toplayarak, kelebeklerin pesinden kosarak, kus seslerini dinleyerek yolda agir agir ilerlerken kurt kestirmeden Büyükanne’nin evine varmis, kapiyi çalmis.
     “Kim o?” diye seslenmis içeriden yasli kadin. Kurt sesini degistirerek, “Benim, Kirmizi Baslikli Kiz,” demis. “Çayin yaninda yemen için sana çörek getirdim.” “Kapi açik güzelim,” diye seslenmis Büyükanne. Kurt hemen içeri dalmis. Öyle açmis ki! Günlerdir hiçbir sey yememis. Bu yüzden Büyükanne’yi çignemeden bir lokmada yutuvermis. Biraz sonra Kirmizi Baslikli Kiz Büyükanne’nin kapisini çalmis.
“Kim o?” diye seslenmis kurt yumusak bir sesle. “Benim, Kirmizi Baslikli Kiz.”
“Kapi açik güzelim,” diye seslenmis kurt. “Içeri girebilirsin.”
     Kirmizi Baslikli Kiz bir an için tereddüt etmis. ‘Büyükannemin sesi ne kadar da garip böyle?’ diye düsünmüs. Sonra büyükannesinin hasta oldugu gelmis aklina ve kapinin mandalini kaldirip açarak içeri girmis. Kurt, Büyükanne’nin geceligini giymis, onun basligini ve gözlügünü takmis yatakta yatiyormus. Yorgani bogazina kadar çekmis, içerisi karanlik olsun ve surati fark edilmesin diye de perdeleri iyice kapamis.
     “Elindekileri oraya birak da yanima gel canim,” demis kurt.
Kirmizi Baslikli Kiz çöregi yatagin yanindaki küçük masanin üzerine koymus, ama hemen kurdun yanina gitmemis. Çünkü Büyükannesi bir tuhaf görünüyormus.
“Kollarin neden bu kadar büyük Büyükanne?” “Seni daha iyi kucaklamak için!” demis kurt.
“Kulaklarin neden büyük, peki?”
“Seni daha iyi duyabilmek için!” demis kurt.
“Gözlerin neden kocaman, peki?”
“Seni daha iyi görebilmek için,” demis kurt.
“Dislerin neden sivri peki?”
“Seni daha iyi yiyebilmek için,” demis kurt.
     Bunu söyledikten sonra kurt artik daha fazla kendine engel olamamis ve yorgani bir tarafa atarak yataktan firladigi gibi Kirmizi Baslikli Kiz’i bir lokmada yutuvermis. Sonra da karni doydugu için keyfi yerine gelmis ve uykuya dalmis. Ama ne var ki kurt çok kötü horluyormus. Evin önünden geçen bir avci onun horultularini duymus. Büyükanne’ye kötü bir sey mi oldu acaba, diyerek kulübeden içeri girmis. Içeri girer girmez de orada neler oldugunu hemen anlamis. “Aylardir senin pesindeyim pis yaratik,” diye bagirmis avci ve kurdun kafasina elindeki baltanin sapiyla vurmus. Sonra da önce Kirmizi Baslikli Kiz’i, sonra da Büyükanne’yi dikkatle kurtun içinden çikarmis. Ikisi de sapasaglammis.
    Büyükanne, Kirmizi Baslikli Kiz’in ona getirdigi çöregi afiyetle yemis. Kirmizi Baslikli Kiz büyükannesine bir daha hiçbir kurdun sözüne kanmayacagina dair söz vermis. Eve dönerken tavsanlarin saklandiklari yerlerden çiktiklarini görmüs. Tavsan Ormani yine eskisi gibi tavsanlarla dolu bir orman haline gelmis.

http://resim.bilgicik.com/masal/kurbaga_prens.jpgBir zamanlar yedi güzel kizi olan bir kral varmis. Bu kizlarin en güzeli en küçük olanmis. Güzel günlerde sarayin yakinindaki serin gölün kiyisinda altin topuyla oynamaya bayilirmis. Bir gün kiz topunu havaya atmis ve beklenmedik bir sey olmus. Top göle düsmüs! “Topum gitti!” diye aglamis kiz. “Ben senin topunu getiririm,” demis gölün kiyisindaki küçük bir kurbaga. “Ama benimle arkadas olacagina, yemegini paylasacagina ve geceleri yatagina alacagina söz verirsen, ” diye devam etmis kurbaga. “Tamam ” demis kiz. Ama kurbaga suya dalip kizin topunu ona geri vermez kosarak saraya dönmüs.
     Aksamleyin kral ve ailesi sofraya oturmuslar. Tam yemege baslamak üzerelerken kapidan bir viraklama sesi gelmis. Küçük prenses duymazdan gelmeye çalismis. Ama kral meraklanmis. ” Kim o?” diye sormus. Prenses bunun üzerine kurbagaya verdigi sözü babasina anlatmis. ” Söz sözdür kizim,” demis babasi. Böylece prensesin nefret dolu bakislarina ragmen kurbagaya sofrada yer verilmis.
     Yemekten sonra kiz tek basina yatagina yönelmis. Kurbaga masadan, ” ya ben ne olacagim? ” diye viraklamis. Kral kizina, “Verilen sözlerle ilgili söylediklerimi unutma” demis. Prenses kurbagayi yanina alip odasina götürmüs ve bir köseye birakmis. ” Yastigina gelmek isterim demis,” kurbaga. Prenses gözyaslari içinde kurbagayi yastigina birakmis.
     Tam o anda kurbaga yakisikli bir prense dönüsmüs. “Korkma, ” diye gülümsemis. ” Bir cadi beni kurbaga yapmisti ve bu büyüyü ancak bir prenses bozabilirdi. Umarim arkadas olabiliriz. Hem bak artik bir kurbaga degilim.” Prens ve prenses çok geçmeden evlenmisler ve dügünlerinde tabii ki bazi yesil dostlarini da davet etmeyi unutmamislar.

http://resim.bilgicik.com/masal/guzel_ve_cirkin.jpgBir zamanlar zengin bir tüccar varmis. Üç kizi olan bu tüccarin kizlarinin ikisi son derece bencilmis. Ama üçüncüsü, yani adi Güzel olani hem iyi hem de sevgi doluymus. Bir gün tüccar, gemilerinin siddetli bir firtinada battigi haberini almis. Zavalli adam varini yogunu kaybetmis, geriye bir tek kasabadaki küçük evi kalmis. Açgözlü iki kardes bu durumdan hiç hoslanmamislar. Yatakta yatmak ve oflayip puflamaktan baska bir sey yapmaz olmuslar. Evin bütün isleri Güzel’e kalmis. Bir zaman sonra tüccar kayip gemilerinden birinin limana ulastigini duymus. Haberin dogru olup olmadigini ögrenmek için yola çikmadan önce kizlarina, dönüste size ne hediye getireyim, diye sormus. Açgözlü iki kardesin neseleri hemen yerine gelmis.
“Elbiseler ve mücevherler!” isteriz demisler. “Peki ya sen Güzel?” diye sormus tüccar. “Bir gül. O bana yeter,” demis Güzel.
Birkaç gün sonra tüccar evine dönmek üzere üzgün üzgün yola koyulmus. Yine yoksulmus, çünkü son gemiden ona kalan paralari da dolandiricilara kaptirmis. Aksam karanligi bastirirken bir ormana varmis. Orman hem karanlik, hem de sogukmus. Simsekler çakiyor, rüzgâr yerden karlari havalandiriyormus. Uzaklardan kurtlarin uluma sesleri geliyormus. Tüccar nereye gittigini bilmeden atiyla birlikte karlarin üzerinde bata çika saatlerce yol almis, derken birden ileride pencerelerinden disari parlak isiklar sizan son derece güzel bir sato görmüs. Ama bu çok garip bir satoymus, çünkü söminelerinde haril haril ates yanmasina, bütün odalari gün gibi aydinlik olmasina ragmen ortada kimsecikler yokmus. Tüccar seslenmis, seslenmis, ceap veren olmamis. Sonunda, beklemenin bir anlami olmadigini anlayinca, atini ahira baglamis ve salondaki uzun masanin üzerinde hazir bekleyen yemegi yemis. Sonra bir yataga yatip uyumus. Sabah uyandiginda onun için birakilmis yeni giysiler bulmus yani basinda. Asagida da güzel bir kahvalti onu bekliyormus.
“Bu sato, bana aciyan iyi kalpli bir periye ait herhalde,” demis tüccar.
“Ona bir tesekkür edebilseydim keske.”
Tüccar satodan ayrilirken, bahçedeki gülleri fark etmis. ‘Hiç yoksa Güzel’e verdigim sözü yerine getireyim,’ demis içinden. Güllerden birini koparmis. Ama koparir koparmaz müthis bir kükremeyle inlemis her yan. Çalilarin arkasindan korkunç görünüslü bir canavar çikmis. Öylesine korkunçmus ki, tüccar neredeyse korkusundan bayilacakmis. “Seni deger bilmez adam!” diye kükremis Canavar. “Hayatini kurtardim! Seni besledim, giydirdim! Sen kalkmis güzel güllerimi çaliyorsun. Hemen ölmeyi hak ettin!” Tüccar Canavar’in karsisinda diz çökmüs. “Gülü kizlarimdan birine götürecektim efendim,” demis.
“Ben efendi falan degilim, bir Canavar’im,” diye hirlamis yaratik. Sonra tüccarin tepesine dikilmis. “O degerli kizlarina gelince… Git, sor bakalim onlara, hayatina karsilik içlerinden biri gelip benimle birlikte yasar mi? Bu teklifimi kabul eden olmazsa, üç ay içinde öleceksin.” Tüccar gün isigiyla aydinlanmis ormanin içinden, üzgün bir sekilde atini sürüp evine dönmüs. Evde iki bencil kiz kardes babalarinin basindan geçen korkunç maceralari dinlerken killarini bile kipirdatmamislar. Babalari onlara giysi ve mücevher getirmedi diye küplere binmisler. Ama Güzel onlar gibi yapmamis. “Baba, izin ver ben gideyim,” demis hiç tereddüt etmeden. “Tabii sen gideceksin, suç senin,” demis kardesleri. “Gül isterim diye tutturmasaydin, Canavar babamizi öldürmeyi düsünmeyecekti.”
Üç ay geçince tüccar satoya Güzel’le birlikte gitmis. Her sey orayi ilk gördügü gibiymis: etrafta yine kimsecikler yokmus, sofra hazirmis. Yemeklerini yemeyi bitirdiklerinde Canavar ortaya çikmis. Güzel korkusundan tir tir titremeye baslamis, çünkü Canavar babasinin anlattigi kadar korkunçmus, hatta daha da korkunç! “Buraya kendi isteginle mi geldin?” diye sormus Canavar. “Evet,” demis Güzel. “O zaman baban sabah olunca buradan gidecek ve bir daha buraya hiç gelmeyecek.” Sabah olup da babasi gidince Güzel tek basina kalmis. Önce bir süre aglamis, ama sonra gördügü rüyayi hatirlayip biraz olsun rahatlamis. Rüyasinda bir peri, “Üzülme, babanin hayatini kurtarmak için gösterdigin bu cesaret karsiliksiz kalmayacak,” demis ona. 
‘Belki de bu yasama alisirim,’ diye düsünmüs, nesesi yerine gelmis azicik. Bahçede dolasmis, güllere bakarken içi hüzünle dolmus. Sonra satonun içini gezmis. Oda kapilarindan birinin üzerinde adinin yazili oldugunu görünce çok sasirmis. Kapiyi açip içeri bakmis. Oda tam istedigi gibi döseliymis, kitaplarla, müzik aletleriyle doluymus. ‘Canavar beni burada rahat ettirmeye çalistigina göre, bana zarar vermez herhalde,” diye düsünmüs Güzel. Sonra bir kitap almis eline. Kitabin üzerinde altin yaldizla, “Sevgili Kraliçem. Her istegin emirdir benim için,” diye yaziyormus.
“Su anda babami görebilseydim keske!” demis Güzel yüksek sesle Bunu der demez odanin öte ucundaki aynada babasinin görüntüsü belirmis. Böylece Güzel’in yalnizlik duygusu ve ev hasreti biraz olsun geçmis. O gece yemekte Canavar ortaya çikmis. “Seni izlememe izin verir misin Güzel?” diye sormus. “Buranin sahibi sizsiniz,” demis Güzel. “Hayir,” demis Canavar. “Satom senin emrindedir. Istersen hemen giderim.” Canavar bir an duraksamis. “Yalniz bir sey soracagim. Beni çok mu çirkin buluyorsun?” Güzel ne diyecegini bilmemis önce. Sonra basini kaldirip Canavar’a bakmis. “Bunu söylemek istemezdim, ama dogruyu söylemem gerek. Evet, çirkin buluyorum,” demis. Güzel, yemegini bitirince Canavar, “Benimle evlenir misin?” diye sormus. “Hayir Canavar, asla,” demis Güzel.
Canavar derin bir iç geçirirken çikardigi ses, tüm satoda yankilanmis. Her gece saat dokuzda Canavar konusmak için Güzel’in yanina geliyormus. Güzel, gün geçtikçe Canavar’a alismaya basladigini fark etmis. Hatta geç kaldiginda onu merak bile ediyormus. ‘Keske,’ diyormus, ‘bu kadar çirkin olmasaydi! Keske ikide birde bana evlenme teklif etmeseydi! Çünkü Güzel, Canavar’in, evlilik teklifini geri çevirdiginde çikardigi o sesten çok korkuyormus. Canavar bir gün, “Beni sevmeyebilirsin ama, beni birakip gitmemeye söz vermelisin,” demis. Her günü birbirine benzeyerek üç ay böyle geçmis. Derken bir gün Güzel aynada babasinin hasta oldugunu görmüs. Hemen Canavar’a babasina bakmak için eve gitmek istedigini söylemis. “Gidebilirsin, Güzel,” demis Canavar. “Ama geri dönmezsen kederimden ölecegimi biliyorsun, degil mi? Korkarim ki, babanin yaninda kalmak isteyeceksin ve dönmeyeceksin. Ama eger fikrini degistirir de dönmek istersen, yüzügünü yataginin yanindaki sehpaya koyman yeterli. Sabah oldugunda satomda açacaksin gözlerini.” “Bir hafta sonra dönecegim, söz,” demis Güzel.
Ertesi sabah Güzel, babasinin evinde, kendi yataginda açmis gözlerini. Babasi onu karsisinda görünce çok sevinmis, kendini daha iyi hissetmis. O gün ögleden sonra, kisa süre önce evlenmis olan kiz kardesleri babalarini ziyarete gelmisler. Eve geldiklerinde babalarinin biricik kizini karsilarinda görünce kiskançliktan ve öfkeden çatir çatir çatlamislar. “Dinle!” demis iki kardesten biri. “Ona bir oyun oynayalim. Burada bir hafta daha kalmasini saglayalim. O zaman Canavar gelip onu öldürür.” Bagirip çagirip onu kötülemek yerine, iki kardes gözlerine sogan sürüp Güzel’in karsisina yasli gözlerle çikmislar ve ondan ayrilmak istemedikleri için agladiklarini söylemisler. Güzel bir hafta daha kalmaya söz vermis.
Çok geçmeden Güzel, Canavar’i babasini özledigi kadar özledigini fark etmis. Bir gün rüyasinda Canavar’i satonun bahçesinde kaskati ve cansiz yatarken görmüs. Uyandiginda, ‘Benim yaptigim düpedüz acimasizlik!’ diye düsünmüs. Hemen yüzügünü parmagindan çikarip, basucundaki sehpanin üzerine koymus. Sabah gözlerini Canavar’in satosunda açmis. O günün aksami Canavar’i beklemis. Saat dokuz olmus. Canavar gelmemis. Dokuzu çeyrek geçmis, ortalarda yok. Birden endise içinde kosa kosa satodan bahçeye çikmis. Canavar bahçede boylu boyunca yatiyormus. ‘Onun ölümüne neden oldum!’ diye düsünmüs Güzel. Hemen ona sarilmis. Canvar’in kalbi hâlâ atiyormus! “Artik dönmezsin diye düsündüm. Yemeden içmeden kesilip ölmeye hazirlandim,” demis Canavar fisiltili bir sesle.
“Ama ben seni seviyorum Canavar!” demis Güzel. “Seninle evlenmek istiyorum.” O anda tuhaf bir sey olmus. Birden sanki sato daha bir güzel, daha bir isiltili hale gelmis. Güzel bir süre etrafina bakinmis, sonra tekrar Canavar’a çevirmis basini. Fakat Canavar yerinde yokmus. Yattigi yerde simdi genç ve yakisikli bir prens duruyormus. “Ben Canavar’i istiyorum,” diye aglamaya baslamis Güzel. Prens bu sirada ayaga kalkmis. “Canavar benim,” demis. “Kötü bir peri bana büyü yapmisti. Beni yüzüne bakilamayacak kadar çirkin bir yaratiga dönüstürmüstü. Bana benimle evlenmek istedigini söylemeseydin, hayatimin sonuna kadar öyle kalacaktim.”
Prens Güzel’i satoya götürmüs. Satoda Güzel, babasi ve rüyasinda gördügü iyi periyle karsilasmis. “Gösterdigin cesaretin ödülünü aldin,” demis iyi peri Güzel’e. Peri sihirli degnegini sallamis. Birden satodaki herkes Prens’in topraklarinda bulmus kendini. Orada halk cosku ve alkislarla karsilamis Prens’i. Çok geçmeden Güzel ve Canavar evlenmisler. Dünyanin gelmis geçmis en mutlu Prens ve Prenses’i olmuslar…

Bir varmis, bir yokmus. Allah’in kulu çokmus. Evvel zaman içinde bir Keloglan varmis. Ihtiyar ve yoksul annesi, bu biricik oglunu “Keloglum, keles oglum” diye severmis. Günlerden bir gün Keloglan annesinden izin alip balik tutmaya gitmis. Belki bir kaç balik yakalarim. Anacigimla pisirir, yeriz. Aç karnimizi doyururuz” diye düsünüyormus.
     Irmagin kenarina gelip oltasini salmis. Ögleye dogru kocaman bir balik tutmus. Pullari gümüs gibi parlak, gözleri cam gibi aydinlik, güzel mi güzel bir balikmis bu…
Keloglan baligin pullarini kazimis, karnini yarip temizlemek istemis. Bir de ne görsün! Baligin karni içinde kocaman bir tas durmuyor mu? Keloglan bir sevinmis, bir sevinmis ki sormayin. “Hem baligi götürürüm anama, hem tasi” demis.
     Tasi su ile doldurup baligi yikamak istemis. Birden inanilmayacak bir sey olmus. Tastan bosalttigi sular altin olarak akiyormus yere. Keloglan çok sasirmis. Bir kaç kere denemis, hep altin akiyormus tastan. “Bu, sihirli bir tas galiba. Hemen anama haber vereyim” demis. Evlerine kosmus.
     Sihirli tasa küpler dolusu suyu doldurup doldurup bosaltmis. Suyu bosalan küplere de altinlari biriktirmis. Artik ülke hükümdari bile onun yaninda fakir sayilirmis…
Keloglan günler sonra büyük bir saray yaptirip oraya tasinmis. Kendisine hizmetçiler tutmus. Sevdigi ve istedigi her seyi aliyor, en güzel yemekleri yiyormus. Sonunda altinlarinin çoklugu onu simartmaya baslamis.
     Gereksiz masraflara, lüzumsuz harcamalara girismis. “Oglum bu isin sonu kötü olabilir” diye ögüt vermeye çalisan anasini bile dinlememis.
“Sihirli tas elimde, ne istersem yapabilirim…” diyormus.
     Keloglan’in böyle kendini begenmesi, simarmasi ve hirsa kapilmasi, insanlarin ona duydugu sevgiyi azaltmis.
     Herkes “Eski hali bundan daha iyiydi. Gözünü hirs bürüdü Keloglan’in” demeye baslamis.
     Keloglan bir gün daha çok altin elde etmek için, sihirli tasini eline alip irmagin kenarina gelmis. “Suyu tükenecek degil ya, bir saray da buraya yaptirayim. ” demis. Gurur ve kibirle tasini suya daldirmis. Kiyida biriken altinlar hirsini artiriyormus. Daha hizli daha hizli daldirmaya baslamis tasi. Artik altinlardan baska bir sey düsünmüyormus. Birden tas elinden kayip suya düsmüs. Keloglan onu tutmak için egilince kendisi de irmaga yuvarlanmis. Yüzme bilmedigi için hizla akan irmakta nerdeyse bogulacakmis. Bin bir güçlükle kenara çikmis. Kendisi suda çirpinip dururken,biriktirdigi altinlari da hirsizlar çalip götürmüsler.
     Artik tasi bulmanin da imkani kalmadigindan aglaya aglaya annesinin yanina dönmüs. Basina gelenleri anlatmis. Yasli kadin:
     - Üzülme yavrum, demis. Hay’dan gelen Hu’ya gider. Zaten, sen o tasi alninin teri, elinin emegi ile kazanmamistin. Üstelik zenginlik seni iyice simartmisti. Böylesi daha iyi oldu. Hiç olmazsa kendini baskalarindan üstün görme hastaligindan kurtulursun.”
Keloglan bu sözlerle teselli bulmus. Anasina hak vermis.
O günden sonra da Sihirli Tasi bir daha hiç anmamis…

Bir varmis, bir yokmus. Allah’in kulu çokmus. Evvel zaman içinde bir Keloglan varmis. Ihtiyar ve yoksul annesi, bu biricik oglunu “Keloglum, keles oglum” diye severmis. Günlerden bir gün Keloglan annesinden izin alip balik tutmaya gitmis. Belki bir kaç balik yakalarim. Anacigimla pisirir, yeriz. Aç karnimizi doyururuz” diye düsünüyormus.
     Irmagin kenarina gelip oltasini salmis. Ögleye dogru kocaman bir balik tutmus. Pullari gümüs gibi parlak, gözleri cam gibi aydinlik, güzel mi güzel bir balikmis bu…
Keloglan baligin pullarini kazimis, karnini yarip temizlemek istemis. Bir de ne görsün! Baligin karni içinde kocaman bir tas durmuyor mu? Keloglan bir sevinmis, bir sevinmis ki sormayin. “Hem baligi götürürüm anama, hem tasi” demis.
     Tasi su ile doldurup baligi yikamak istemis. Birden inanilmayacak bir sey olmus. Tastan bosalttigi sular altin olarak akiyormus yere. Keloglan çok sasirmis. Bir kaç kere denemis, hep altin akiyormus tastan. “Bu, sihirli bir tas galiba. Hemen anama haber vereyim” demis. Evlerine kosmus.
     Sihirli tasa küpler dolusu suyu doldurup doldurup bosaltmis. Suyu bosalan küplere de altinlari biriktirmis. Artik ülke hükümdari bile onun yaninda fakir sayilirmis…
Keloglan günler sonra büyük bir saray yaptirip oraya tasinmis. Kendisine hizmetçiler tutmus. Sevdigi ve istedigi her seyi aliyor, en güzel yemekleri yiyormus. Sonunda altinlarinin çoklugu onu simartmaya baslamis.
     Gereksiz masraflara, lüzumsuz harcamalara girismis. “Oglum bu isin sonu kötü olabilir” diye ögüt vermeye çalisan anasini bile dinlememis.
“Sihirli tas elimde, ne istersem yapabilirim…” diyormus.
     Keloglan’in böyle kendini begenmesi, simarmasi ve hirsa kapilmasi, insanlarin ona duydugu sevgiyi azaltmis.
     Herkes “Eski hali bundan daha iyiydi. Gözünü hirs bürüdü Keloglan’in” demeye baslamis.
     Keloglan bir gün daha çok altin elde etmek için, sihirli tasini eline alip irmagin kenarina gelmis. “Suyu tükenecek degil ya, bir saray da buraya yaptirayim. ” demis. Gurur ve kibirle tasini suya daldirmis. Kiyida biriken altinlar hirsini artiriyormus. Daha hizli daha hizli daldirmaya baslamis tasi. Artik altinlardan baska bir sey düsünmüyormus. Birden tas elinden kayip suya düsmüs. Keloglan onu tutmak için egilince kendisi de irmaga yuvarlanmis. Yüzme bilmedigi için hizla akan irmakta nerdeyse bogulacakmis. Bin bir güçlükle kenara çikmis. Kendisi suda çirpinip dururken,biriktirdigi altinlari da hirsizlar çalip götürmüsler.
     Artik tasi bulmanin da imkani kalmadigindan aglaya aglaya annesinin yanina dönmüs. Basina gelenleri anlatmis. Yasli kadin:
     - Üzülme yavrum, demis. Hay’dan gelen Hu’ya gider. Zaten, sen o tasi alninin teri, elinin emegi ile kazanmamistin. Üstelik zenginlik seni iyice simartmisti. Böylesi daha iyi oldu. Hiç olmazsa kendini baskalarindan üstün görme hastaligindan kurtulursun.”
Keloglan bu sözlerle teselli bulmus. Anasina hak vermis.
O günden sonra da Sihirli Tasi bir daha hiç anmamis…

Ceylan, Kaplumbaga, Fare ve Karga 
http://resim.bilgicik.com/masal/bremen_mizikacilari.jpgBir varmis, bir yokmus; hayvanlarin mutlu yasadigi bir ülke varmis. Bu ülkede ceylan, kaplumbaga, karga ve fare bir arada güzel güzel yasiyormus. Yurtlari uzak, çok uzak bir yerdeymis. Mutluluklari da bu yüzdenmis.
Bir gün ceylan çayirda oynuyormus, halinden çok mutluymus. Ancak birdenbire insanoglunun en iyi dostu olarak bilinen bir köpek çikmis ortaya . Tabii arkasindanda bir insan gelmis . Köpek ve adam geyigin pesinden kosmaya baslamis.Ceylan kaçmis onlar kovalamislar.
Bu sirada evde yemek zamaniymis. Sofrayi hazirlayan fare bakmis arkadaslarindan biri eksik. Arkadaslarina dönerek : 
-Neden ,demis hep dörtken bu gün üçüz? Ceylan arkadasimiz bizi unuttu mu dersiniz?
-Unutmaz, demis kaplumbaga. Mutlaka basi dertte olmali. Ne olurdu karga gibi kanatlarim olsaydi, uçar dolanirdim çayirlari. Ya ceylanin yardimimiza ihtiyaci varsa, ne oldugunu bilmeden onu yargilamak dogru olmaz.
Karga hak vermis kaplumbagaya. Kanatlarini çirpip havalanmis ve ceylani aramaya baslamis. Birde ne görsün, ceylan ormanda bir tuzaga düsmemis mi? Aglardan kurtulmak için çirpinip duruyor. Karga hemen dostlarina haber vermis. Üçü düsünüp bir sonuca varmislar. Biri evi bekliyecek, diger ikisi ceylani kurtarmaya gidecekmis. Tabiki evde kaplumbaga kalmis. Fare ile karga firlayip gitmis. Kaplumbaga kalmis kalmasina ama, akli hep dostlarindaymis. Sonunda oda çikmis yola. Bir süre sonra fare ile karga ceylanin yanina gelmis. Fare aglari kemirmis. Sonra hepsi oradan ayrilmis.
Avci oraya gelip aglari parçalanmis, tuzagida bombos görünce küplere binmis.
Öfke ile etrafa bakinmis o sira kaplumbagayi görmüs. Onu çantasina koymus. 
-Ceylan bir baska güne kalsin. Biz bu aksam kaplumbaga ile yetinelim.
Karga olup bitenleri yukaridan görmüs. Hemen uçarak olanlari ceylana ve fare anlatmis. Üçü hemen bir araya gelip dostlarini nasil kurtaracaklarini düsünmeye baslamislar. Sonunda bir yol bulmuslar. Ceylan, avcinin önüne çikip kendini göstermis. Ceylani karsisinda gören avci hemen onun pesine düsmüs. Avci kovaliyor, ceylan kosuyormus. Sonunda avci yorulup sirtindaki çantayi yere atmis. Farede bunu bekliyormus. Hemen kosup, çantayi kemirmis ve dostunu kurtarmis.
Onlar ermis muradina, avci bos dönmüs evine.

Bir zamanlar yaşlı ve yorgun bir eşek varmış. Sahibinin onu artık daha fazla beslemek istemediği ortaya çıkmış. ” En iyisi buralardan gitmek ” diye düşünmüş eşek. “Bremen’de şarkıcılık yaparım. Bazıları anırmamı pek bir beğenirdi zaten.”
Böylece bir sabah erkenden yola çıkmış. Bir süre yürüdükten sonra iki büklüm bir köpekle karşılaşmış. “Artık sahibime avda yardımcı olamayacak kadar yaşlandım,” demiş köpek eşeğe. ” Sahibimde artık beni beslemiyor.” Eşek gülmüş. ” Benimle Bremen’e gelsene şarkıcı oluruz,” demiş.
Yola koyulmuşlar.Çok geçmeden bir damın üzerinde üzgün oturan bir kedi görmüşler. ” Çok yaşlandım, fareler bile dalga geçiyorlar, ” demiş kedi. “Sen de bizimle gel” demiş eşek. “Sesin hala güçlü çıkıyor, şarkı söyleriz Bremen’de.”
Bağıra bağıra şarkılar söyleyerek yola devam etmişler. Bir çiftlik evinin yakınlarından geçerken kendi seslerinden yüksek bir sesle irkilmişler. ” Kuk-ku-ri-kuuuuuuuuu!…Sonum geldi!” diyormuş iri bir horoz. Sonra eşek, köpek ve kediye yana yakıla anlatmış: ” Bu akşam sahibimin konukları gelecek. Öyle hissediyorum ki beni pişirip yiyecekler.” Eşek “Endişelenme, seninki gibi bir ses bize çok şey katar. Haydi gel şarkıcı olalım,” demiş.
Akşam olduğunda hepsi çok yorulmuş. Bir şeyler yemek ve uyumak istiyorlarmış.İlerde penceresinden ışık süzülen bir kulübe görmüşler. Horoz uçup pencereden içeri bakmış. “Dört soyguncu görüyorum, nefis bir sofranın başındalar,” demiş. “Bir planım var,” demiş eşek. Birbirlerinin sırtına tırmanmışlar. En altta eşek, sonra köpek, onun üstünde kedi ve nihayet en tepede de horoz. Pencere yaklaşıp çıkarabilecekleri en yüksek sesle bağırmaya başlamışlar. “İmdaaaaaat! Bu bir hayalet!” demiş soygunculardan birisi. ” “Bence bir canavar!” demiş ötekisi. ” Bence cadılar bastı! ” demiş öteki. ” Annemi istiyorum,” demiş sonuncusu. Bir kaç dakika sonra dört şarkıcımız soygunculardan kalan sofradaymışlar.
Geceleyin onlar uyurken soyguncular geri gelmişler. Ama hayvanlar hazırlıklıymış. Soyguncular içeri girer girmez, eşek “Şimdi” demiş ve saldırıya geçmişler. Soyguncular bir daha hiç dönmemecesine kaçmışlar oradan. Şarkıcılarımız da bu sevimli küçük kulübeye yerleşmişler. Bremen’e gitmeyi de bir süre ertelemişler, ama her gün şarkı söylemeyi unutmuyorlarmış.Eğer bir gün onları dinleme şansınız

 
 

Valid CSS!

r8s3ecxtkf